1 Ekim 2014 Çarşamba

Aklın Gözünden İnanç Manzarası


(Photo via Steven Kersting)



ŞU çok üzücü bir gerçek ki, genelde neye inanıp inanmadığımız, ya da neye değer verip vermediğimiz, bizimle ilgili bütün bir yargıya ulaşılabilmesi adına günümüzde külliyen yeterli bir sebepmiş gibi kabul görüyor. Böylece, gireceğimiz ikili ilişkilerde veya diğer türdeki birçok ilişkide, birey olarak haklı bir şekilde özgür düşünceye ve seküler bir anlayışa sahip oluşumuz, özellikle dini bağnazlıklarıyla diken üzerinde yürüyen, öldükten sonra kendilerini beklediğini düşündükleri sonsuz, uçsuz bucaksız bir zevk hayatına inanan büyük bir çoğunluğu anlaşılmaz ve tuhaf bir biçimde rahatsız etmektedir. 

BURADA açıkça farkına varıp, idrak etmemiz gereken çok önemli bir sonuç var; o da, dinlerin neden olduğu bu bölücü, yıkıcı ve bize öteye sıvışıp sessiz kalmamızı dikte eden söylemlerine karşı her zamankinden daha cesur ve ihtiraslı olmamız gerektiğidir. Çünkü artık bilimsel ve diğer beşeri araştırmaların temel gerçeklerini kabul etmek zamanıdır.

YAŞAM bir kahramanlık destanı değil, bu yüzden bilinçli canlılar olarak yiyip içmeler, kahvemizi yudumlamalar, aşk sahibi olmalar, huzurlu ve refahlı olmalarla yetinip, tüm bu eylemlerimizin temeline de inancı koyarak hareket edemeyiz. Ya da öyleymiş gibi davranamayız. İnanç, belli bir eylemi hayata geçirmek için açma-kapama butonu gibi bir şey değildir. Güvendiğim bir arkadaşımla kararlaştırdığım bir buluşmanın gerçekleşeceğine dair inancım, çok basit bir koşulun değişmesiyle sekteye uğrayabilir. Çünkü bu yalnızca bir inançtı. Gerçekte, yalnızca onun o buluşmaya geleceğine dair bir düşünceye sahiptim. Elimdeki tek bilgi de bu seziş bilgimdi. Buluşma gerçekleşir ya da gerçekleşmez. İnanç, bir ikna olma meselesidir. Karımızın bizi aldatıyor olabileceğine dair duyduğumuz şüphelerden, gerçeği öğrenene kadar hangi olasılığa daha fazla ihtimal yükleyeceğime göre çeşitli düşünceler geliştiririm: "Acaba karım beni en yakın dostumla mı aldatıyor? Zaten aralarında bir çekim de vardı. Yoksa geçen günkü sanat sergisinde yeni tanıştığı geniş omuzlu adam ile mi?" Sadece şu kadarı söylenebilir ki, bu olaylara ait çıkarımlardan hangisi sizin için bir inanç haline gelirse, o inancın belli başlı kişisel ve toplumsal sonuçları olacaktır. Demek istediğim, inanmak ya da bu anlamda inanç, bir alışkanlığa sahip olmak demektir. Bu alışkanlıklar, yaptığınız belli eylemlerin belli amaçlara hizmet edeceğini bekleyerek bu dünyada güvenle hareket etmenizi sağlar. 

BİLİMSEL düşüncedeki şüphe ile dindeki iman, bir araya gelmez iki karşıt değeri temsil eder. Din, hakikate sahip olduğuna ve kendisine iman edilmesini beklemektedir. Felsefe ve bilimsel düşünce ise hakikati ve gerçeği keşfetme çabasında olduğundan, önüne çıkan her şeyden şüphe etmektedir. Dinlerin, "Neden?", "Niçin?" , "Nasıl?" türündeki şüpheci soruları kabul etmemesini doğal karşılayabiliriz. Dinler doğası gereği, daha ileriyi, gerçeği ve hakikati açıklama zahmetine girmektense, tüm bu çabaları görmezden gelmelidir. Hatta öyle ki Maturidi, niçin sorusunun "hikmetten yoksun olduğunu" bildirerek felsefe sorularını etkisizleştirme yoluna gitmiştir. Bizler, bilinç ve akıl sahibi insanlar olarak söyleyebiliriz ki, bu oldukça ucuz bir kaçış yoludur. Mantık, ilk başlarda dinsizliğin araçlarından biri gibi görülürken, sonraları, ilimlerin her birinde mantık temel bir disiplin olarak kullanılmaya başlanmıştır. İnanç değerleri çerçevesinde şüpheyi dışarıda bırakırken, örneğin hadis ilmi, teknik açıdan şüpheci, eleştirel bir tutumu açıkça teşvik etmiştir. Eleştirel ve şüpheci yaklaşım, tarih yazıcılığı ve yöntemi gibi diğer alanlara da sıçramıştır. Bütün bunlara rağmen, bir epistemolojik araç anlamında ve dahası bir hayat tarzı olarak şüphe, örneğin İslam'dan dışlanmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla herhangi inanca mensup bir dindar, gerçekten şüphe etmek ne demektir bilmez. Yanından ayırmadığı ve başucunda tuttuğu kitabın Tanrı'nın mükemmel sözü olduğundan zerre şüphe duymaz. Ona bir kutsallık atfeder ve bunu bir tabu haline getirir. Mantıklı olsun veya olmasın, hiçbir eleştiriyi kabul etmez, hatta elimizde başka dinler de mevcutken, kendi dininin tek gerçek din olmayabileceğine dikkat çekilmesi bile onun için bir tabudur. Sürekli olarak şüphelerinden arınmak ve bir daha şüphe duymamak ister. 

BİR SABAH yatağınızdan şüpheyle uyandığınızda, yaşamınızla ilgili duyduğunuz güven azalır: Gerçek dünya yalnızca vardır. İnanca dayalı bir görüye sahipseniz eğer, Tanrı'nın müdahalesinin her yerde var olduğuna inanmadığınız sürece, yaşamın büyük kısmı amaçsızdır. Çünkü doğaüstü bir gücün her şeyi dengeli ve hassas bir biçimde idare ettiğine dair giderilmez bir güven duyarız. Bu rahatlatıcı his bizi her şeyden "eminmiş" gibi hissettirmeye devam eder. Böylece bu dünyada güvenle hareket etmemizi sağlar. Diğer yandan din, dünyada olup biten her şeyin olağanüstü bir önem taşıdığı inancından başka bir şey değildir. Bu bağlamda dünyevi sorunlar için, dinin kapsamı içerisinde gerçek bir çözüm bulunabileceğini düşünmek, "inanca bel bağlayanların rüyası”ndan ibarettir. Yine de inanç sözcüğünden yalnızca dini inanç anlaşılmamalıdır. İnanç kavramının bilgi ile bilinen ilişkisi de bu bağlamın içinde değerlendirilmelidir. Fakat bir şeyin varlığına veya bilgisine inanmamız ne demektir? Bir şeye inanmak ya da ondan şüphe etmek ne demektir? Örneğin; dışarıda yağmur yağdığına inanıyorsak, bu inancımız dışarıda yağmur yağıp yağmadığına ilişkin durumu gerçekte yansıtabilir mi? Buradan şu sonuca varacağım; klasik "Moore Paradoksu"nda olduğu gibi, "Yağmur yağıyor ama ben yağmur yağdığına inanmıyorum." dediğimizde, aslında temelde kendisiyle çelişen bir şey söylemiş olmayız. Herhangi bir kişinin tutarlı bir biçimde böyle bir ifadede bulunmasının beklenmemesine rağmen, önermenin kendisinin mantıksal bir çelişki taşımadığı söylenebilir. Bizler inançlarımızı ve tutumlarımızı davranışlarımız yönünde değiştirmeye meyilliyizdir. Bu yüzden bir dindar olarak fazla uğraşmanıza gerek yok. İnanıyorsanız konu kapanmıştır.

Yine bizler bilinç sahibi canlılar olarak, yaşamı anlamlandırma, nasıl yaşayacağımızı seçme ya da nasıl yaşamayacağımızı seçme özgürlüğüne sahip üstün kapasiteli varlıklarız. Fakat dini bağnazlık söz konusu olduğunda tıpkı siyasetin, politik ayrımların veya kültür endüstrisinin insanları bir araç haline indirgeyip, blenderdan geçirdiği bir dünyada, "özgür düşünce" ne anlama gelmektedir? Dinlerin bize ısrarla vurguladığı, kafamıza vurarak zorbaca dikte etmeye çalıştığı emir ve yasaklar, vaazlar ve ahlak öğretileri, bize neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğini küstahça bir zorbalıkla dile getirmektedir. Öyle ki bu da, insan olma onurunu yaşayabilmenin ancak, kusursuzca sahte bir yolunu temsil edebilir. Fiziksel bir dünyayı soyut ve hayali bir edim olarak yaşayıp deneyimlemeyi kabul ettiğimiz anda, üstün güçleri olan ve kendisine ulaşmanın neredeyse imkânsız olduğu, kendinden daha yüce olanı düşünülemeyen* bir varlık, bu tanımının dışında aynı zamanda koruyucu, kollayıcı bir hayali arkadaşımız olarak daima yanı başımızda durmaktadır; ya da her nerede olduğu düşünülüyorsa artık. Demek istediğim, tüm bunlar hakiki iddialardır ve bu hayalsi düşüncelere inanmak için elimizde hiçbir kanıtın olmaması da, inanç ve mantığın kafa kafaya çarpışması anlamına gelmektedir. 

Peki, nasıl oluyor da böyle düşünüyoruz? Neden bu hayali bağlılıklarımızla sanki mutluluk ve güven içinde yaşadığımızı düşünme eğiliminde buluveriyoruz kendimizi? Bu sebeplerden biri, sanrısal bir inanç sistemi bağlamında bir şey gerçekte öyle olmasa da öyleymiş gibi deneyimleyebiliyor olmamız, kendimizi kandırma hastalığının ironik bir kanıtı oluşudur. Bizi yukarıdan sürekli izleyen, kontrol eden, özel hayatlarımıza karışan, bizi kukla gibi yöneten hayali, silik bir varlığa neden ihtiyaç duyuyoruz? İhtiyaç diyorum, çünkü bu durum bizim gibi zayıf, endişe sahibi, sonlu bir varlık olan insanlar için gerekli bir ihtiyaç. Bu zorlu dünyada daima rahatlatıcı sebeplere ihtiyacımız var. Fakat tüm bu psikolojik gereksinmeler bunları gerçek yapmıyor. Ne de olsa gerçekleri yok saymak pahasına rahatlık aramak hiçbir zaman dini inançların itici gücü olmamıştır; sonuçta dinsel öğretilerin tamamı, kimseyi rahatlatmadığı halde insanların inanmayı seçtiği korkunç önermelerle doludur.** Yine de hemen kabul edebileceğimiz bir şey inanç olgusunun, insanların içtepilerinin açlığını doyurma, tutkularının ve bir takım korkularının azgınlığını yatıştırma gibi bir işlevi olduğudur. İşte bu bize inancın doğasıyla ilgili akıllıca bir fikir vermeye yeter bir sebeptir. Tamamıyla tarihe karışan bir yanılsama ile iddialarımı süslemek adına, şu örneği düşünelim: Babiller günbatımından hemen sonra ilk parlayan gök cismine "hesperus" (akşam yıldızı) adını vermişler. Yine gündoğumundan hemen önce en son parlayan gök cismine de "phosphorus" (sabahyıldızı) demişler. Ortada birbirinden farklı iki ayrı gök cismi olduğuna düşünmüşler. Çok sonraları keşfedilen ise bu iki ayrı gök cisminin aynı olduğudur. Günümüzde bu gök cismine "Venüs" diyoruz. Fakat bir inanç kurbanı olarak modern bilimin kesin gerçeklerine meydan okuyup, bu cismin hala sabahyıldızı ya da akşam yıldızı olduğuna inanmaya devam edebilirsiniz. Fakat dünyanın düz, ya da yine dünyanın kanatlı atlar tarafından çekilen bir ateş arabası olduğunu iddia etmiyorsanız, yani modern bilime tam anlamıyla meydan okumuyorsanız, hiçbir yerde ortaya çıkıp bu modası geçmiş, basmakalıp fikirleri savunamazsınız. Dinsel önermelerin dünyanın gerçek haline ilişkin bilgi sunma iddiasında oldukları sürece, yaşam ve ona dair inançlarımız ile bağlantılı olmak zorundadırlar; “Tanrı bizi izliyor, kolluyor ve gözetliyor, dualarımızı duyuyor, O'nun ismini boş yere ağzınıza alırsanız başınıza kötü felaketler gelir vb.” Böylesi önermeler yalnızca insanlar arasında bu kadar yerleşik oldukları için onları takip eden düşünce veya davranışlarımızı etkileyebilmektedir.

NÖROBİLİM alanındaki çalışmaların da üstün işler başardığına tanıklık ettiğimiz şu günlerde, insan zihninin ve bilincinin gerçeklerine dair oldukça çarpıcı gelişmeler yaşanıyor. Gerçekten insan olmanın değerine dair titiz çalışmaların yürütüldüğü nörobilim alanının bariz bulguları, algı ve deneyim dünyamızı anlamak ve belki de yeniden şekillendirmek açısından büyük umutlar vaadediyor. Çünkü dünyada var olan her şeyi beynimizle kavrarız ve sonra da akıl gücü ile yorumlarız. Diğer canlılarda olmayan bu yüksek algılama gücünün avantajı, dünyayı ve evreni olduğu gibi kavramamızda ve aynı zamanda da doğaya somut bir yönelişte kendisini gösterir. İnsanlar, aklın keşfettiği ve bizzat aklın da tabi olduğu doğal yasalarca yönetilen bir dünyaya aittir.

GÜNÜMÜZÜN bilimsel gerçekleri ile birlikte derhal anlayıp kavramamız gereken, bizimle ilgilenen biri tarafından bir amaç doğrultusunda yaratılmamış olduğumuzdur. Bizler, her şeyi iplerle idare edilen mankenler ya da kuklalar değiliz. Belki kavanozlarda beyinler olarak ya da Matrix'de yaşadığımızı düşünüyoruz. Hayali bir dünyayı edilgen bir biçimde tecrübe eden biri gibi düşündüğümüz anda, bilimsel olanın hiçbir gerçekliğinin olmadığını kabul etmiş oluruz. Bilmemiz ve farkına varmamız gereken; bizlerin bu gerçek dünyanın edilgen izleyicileri değil, tam aksine etkin ve bu dünya ile iç içe, sürekli bir etkileşim halindeki olan canlılar olduğumuz gerçeğidir. Gözümüzdeki perdenin kalkıvermesi, dinlerden ve herhangi dogmalardan, tabulardan ve hüsnükuruntulardan sıyrılmamız ile gerçekleşebilecektir. Kısacası inançların daha fazla sivrilemeyecek bir noktaya geldiğini artık kabul etmeliyiz.

HER NE OLURSA OLSUN, hatta suçsuz bir kalabalığın içerisinde kendini patlatan bir mücahit, cennette 72 adet hurinin onu beklediğine inanıyor olsa dahi, yaşamımıza dair gerçeklerin inançlar tarafından akıl almaz infilaklara uğradığı bir zamanda şu konudan umutluyum ki,  her şeye dair olabilecek olan gerçeklik anlayışının merkezinde, bizim inançlarımızdan veya kanaatlerimizden bağımsız düşüncelerin yer aldığını kabul ettiğimiz anda, gerçekliğin kendisine dair büyük bir zafer kazanabileceğiz.



İ. Çağatay AŞIK.



________________________________________________________
  
*Anselmus'un Ortaçağdaki Tanrı tanımı 

**Harris, S. - The End Of Faith (2004): sf: 73


 
Not: Bu yazının, belirtilen kaynaklar ve dipnotlar haricinde olan tamamı yazarın kendisine aittir. Yazılanlardan herhangi bir alıntılama vb. durumlarda, yazarın kendisinden izin alınması zorunludur.