1 Ekim 2014 Çarşamba

Aklın Gözünden İnanç Manzarası


(Photo via Steven Kersting)



ŞU çok üzücü bir gerçek ki, genelde neye inanıp inanmadığımız, ya da neye değer verip vermediğimiz, bizimle ilgili bütün bir yargıya ulaşılabilmesi adına günümüzde külliyen yeterli bir sebepmiş gibi kabul görüyor. Böylece, gireceğimiz ikili ilişkilerde veya diğer türdeki birçok ilişkide, birey olarak haklı bir şekilde özgür düşünceye ve seküler bir anlayışa sahip oluşumuz, özellikle dini bağnazlıklarıyla diken üzerinde yürüyen, öldükten sonra kendilerini beklediğini düşündükleri sonsuz, uçsuz bucaksız bir zevk hayatına inanan büyük bir çoğunluğu anlaşılmaz ve tuhaf bir biçimde rahatsız etmektedir. 

BURADA açıkça farkına varıp, idrak etmemiz gereken çok önemli bir sonuç var; o da, dinlerin neden olduğu bu bölücü, yıkıcı ve bize öteye sıvışıp sessiz kalmamızı dikte eden söylemlerine karşı her zamankinden daha cesur ve ihtiraslı olmamız gerektiğidir. Çünkü artık bilimsel ve diğer beşeri araştırmaların temel gerçeklerini kabul etmek zamanıdır.

YAŞAM bir kahramanlık destanı değil, bu yüzden bilinçli canlılar olarak yiyip içmeler, kahvemizi yudumlamalar, aşk sahibi olmalar, huzurlu ve refahlı olmalarla yetinip, tüm bu eylemlerimizin temeline de inancı koyarak hareket edemeyiz. Ya da öyleymiş gibi davranamayız. İnanç, belli bir eylemi hayata geçirmek için açma-kapama butonu gibi bir şey değildir. Güvendiğim bir arkadaşımla kararlaştırdığım bir buluşmanın gerçekleşeceğine dair inancım, çok basit bir koşulun değişmesiyle sekteye uğrayabilir. Çünkü bu yalnızca bir inançtı. Gerçekte, yalnızca onun o buluşmaya geleceğine dair bir düşünceye sahiptim. Elimdeki tek bilgi de bu seziş bilgimdi. Buluşma gerçekleşir ya da gerçekleşmez. İnanç, bir ikna olma meselesidir. Karımızın bizi aldatıyor olabileceğine dair duyduğumuz şüphelerden, gerçeği öğrenene kadar hangi olasılığa daha fazla ihtimal yükleyeceğime göre çeşitli düşünceler geliştiririm: "Acaba karım beni en yakın dostumla mı aldatıyor? Zaten aralarında bir çekim de vardı. Yoksa geçen günkü sanat sergisinde yeni tanıştığı geniş omuzlu adam ile mi?" Sadece şu kadarı söylenebilir ki, bu olaylara ait çıkarımlardan hangisi sizin için bir inanç haline gelirse, o inancın belli başlı kişisel ve toplumsal sonuçları olacaktır. Demek istediğim, inanmak ya da bu anlamda inanç, bir alışkanlığa sahip olmak demektir. Bu alışkanlıklar, yaptığınız belli eylemlerin belli amaçlara hizmet edeceğini bekleyerek bu dünyada güvenle hareket etmenizi sağlar. 

BİLİMSEL düşüncedeki şüphe ile dindeki iman, bir araya gelmez iki karşıt değeri temsil eder. Din, hakikate sahip olduğuna ve kendisine iman edilmesini beklemektedir. Felsefe ve bilimsel düşünce ise hakikati ve gerçeği keşfetme çabasında olduğundan, önüne çıkan her şeyden şüphe etmektedir. Dinlerin, "Neden?", "Niçin?" , "Nasıl?" türündeki şüpheci soruları kabul etmemesini doğal karşılayabiliriz. Dinler doğası gereği, daha ileriyi, gerçeği ve hakikati açıklama zahmetine girmektense, tüm bu çabaları görmezden gelmelidir. Hatta öyle ki Maturidi, niçin sorusunun "hikmetten yoksun olduğunu" bildirerek felsefe sorularını etkisizleştirme yoluna gitmiştir. Bizler, bilinç ve akıl sahibi insanlar olarak söyleyebiliriz ki, bu oldukça ucuz bir kaçış yoludur. Mantık, ilk başlarda dinsizliğin araçlarından biri gibi görülürken, sonraları, ilimlerin her birinde mantık temel bir disiplin olarak kullanılmaya başlanmıştır. İnanç değerleri çerçevesinde şüpheyi dışarıda bırakırken, örneğin hadis ilmi, teknik açıdan şüpheci, eleştirel bir tutumu açıkça teşvik etmiştir. Eleştirel ve şüpheci yaklaşım, tarih yazıcılığı ve yöntemi gibi diğer alanlara da sıçramıştır. Bütün bunlara rağmen, bir epistemolojik araç anlamında ve dahası bir hayat tarzı olarak şüphe, örneğin İslam'dan dışlanmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla herhangi inanca mensup bir dindar, gerçekten şüphe etmek ne demektir bilmez. Yanından ayırmadığı ve başucunda tuttuğu kitabın Tanrı'nın mükemmel sözü olduğundan zerre şüphe duymaz. Ona bir kutsallık atfeder ve bunu bir tabu haline getirir. Mantıklı olsun veya olmasın, hiçbir eleştiriyi kabul etmez, hatta elimizde başka dinler de mevcutken, kendi dininin tek gerçek din olmayabileceğine dikkat çekilmesi bile onun için bir tabudur. Sürekli olarak şüphelerinden arınmak ve bir daha şüphe duymamak ister. 

BİR SABAH yatağınızdan şüpheyle uyandığınızda, yaşamınızla ilgili duyduğunuz güven azalır: Gerçek dünya yalnızca vardır. İnanca dayalı bir görüye sahipseniz eğer, Tanrı'nın müdahalesinin her yerde var olduğuna inanmadığınız sürece, yaşamın büyük kısmı amaçsızdır. Çünkü doğaüstü bir gücün her şeyi dengeli ve hassas bir biçimde idare ettiğine dair giderilmez bir güven duyarız. Bu rahatlatıcı his bizi her şeyden "eminmiş" gibi hissettirmeye devam eder. Böylece bu dünyada güvenle hareket etmemizi sağlar. Diğer yandan din, dünyada olup biten her şeyin olağanüstü bir önem taşıdığı inancından başka bir şey değildir. Bu bağlamda dünyevi sorunlar için, dinin kapsamı içerisinde gerçek bir çözüm bulunabileceğini düşünmek, "inanca bel bağlayanların rüyası”ndan ibarettir. Yine de inanç sözcüğünden yalnızca dini inanç anlaşılmamalıdır. İnanç kavramının bilgi ile bilinen ilişkisi de bu bağlamın içinde değerlendirilmelidir. Fakat bir şeyin varlığına veya bilgisine inanmamız ne demektir? Bir şeye inanmak ya da ondan şüphe etmek ne demektir? Örneğin; dışarıda yağmur yağdığına inanıyorsak, bu inancımız dışarıda yağmur yağıp yağmadığına ilişkin durumu gerçekte yansıtabilir mi? Buradan şu sonuca varacağım; klasik "Moore Paradoksu"nda olduğu gibi, "Yağmur yağıyor ama ben yağmur yağdığına inanmıyorum." dediğimizde, aslında temelde kendisiyle çelişen bir şey söylemiş olmayız. Herhangi bir kişinin tutarlı bir biçimde böyle bir ifadede bulunmasının beklenmemesine rağmen, önermenin kendisinin mantıksal bir çelişki taşımadığı söylenebilir. Bizler inançlarımızı ve tutumlarımızı davranışlarımız yönünde değiştirmeye meyilliyizdir. Bu yüzden bir dindar olarak fazla uğraşmanıza gerek yok. İnanıyorsanız konu kapanmıştır.

Yine bizler bilinç sahibi canlılar olarak, yaşamı anlamlandırma, nasıl yaşayacağımızı seçme ya da nasıl yaşamayacağımızı seçme özgürlüğüne sahip üstün kapasiteli varlıklarız. Fakat dini bağnazlık söz konusu olduğunda tıpkı siyasetin, politik ayrımların veya kültür endüstrisinin insanları bir araç haline indirgeyip, blenderdan geçirdiği bir dünyada, "özgür düşünce" ne anlama gelmektedir? Dinlerin bize ısrarla vurguladığı, kafamıza vurarak zorbaca dikte etmeye çalıştığı emir ve yasaklar, vaazlar ve ahlak öğretileri, bize neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğini küstahça bir zorbalıkla dile getirmektedir. Öyle ki bu da, insan olma onurunu yaşayabilmenin ancak, kusursuzca sahte bir yolunu temsil edebilir. Fiziksel bir dünyayı soyut ve hayali bir edim olarak yaşayıp deneyimlemeyi kabul ettiğimiz anda, üstün güçleri olan ve kendisine ulaşmanın neredeyse imkânsız olduğu, kendinden daha yüce olanı düşünülemeyen* bir varlık, bu tanımının dışında aynı zamanda koruyucu, kollayıcı bir hayali arkadaşımız olarak daima yanı başımızda durmaktadır; ya da her nerede olduğu düşünülüyorsa artık. Demek istediğim, tüm bunlar hakiki iddialardır ve bu hayalsi düşüncelere inanmak için elimizde hiçbir kanıtın olmaması da, inanç ve mantığın kafa kafaya çarpışması anlamına gelmektedir. 

Peki, nasıl oluyor da böyle düşünüyoruz? Neden bu hayali bağlılıklarımızla sanki mutluluk ve güven içinde yaşadığımızı düşünme eğiliminde buluveriyoruz kendimizi? Bu sebeplerden biri, sanrısal bir inanç sistemi bağlamında bir şey gerçekte öyle olmasa da öyleymiş gibi deneyimleyebiliyor olmamız, kendimizi kandırma hastalığının ironik bir kanıtı oluşudur. Bizi yukarıdan sürekli izleyen, kontrol eden, özel hayatlarımıza karışan, bizi kukla gibi yöneten hayali, silik bir varlığa neden ihtiyaç duyuyoruz? İhtiyaç diyorum, çünkü bu durum bizim gibi zayıf, endişe sahibi, sonlu bir varlık olan insanlar için gerekli bir ihtiyaç. Bu zorlu dünyada daima rahatlatıcı sebeplere ihtiyacımız var. Fakat tüm bu psikolojik gereksinmeler bunları gerçek yapmıyor. Ne de olsa gerçekleri yok saymak pahasına rahatlık aramak hiçbir zaman dini inançların itici gücü olmamıştır; sonuçta dinsel öğretilerin tamamı, kimseyi rahatlatmadığı halde insanların inanmayı seçtiği korkunç önermelerle doludur.** Yine de hemen kabul edebileceğimiz bir şey inanç olgusunun, insanların içtepilerinin açlığını doyurma, tutkularının ve bir takım korkularının azgınlığını yatıştırma gibi bir işlevi olduğudur. İşte bu bize inancın doğasıyla ilgili akıllıca bir fikir vermeye yeter bir sebeptir. Tamamıyla tarihe karışan bir yanılsama ile iddialarımı süslemek adına, şu örneği düşünelim: Babiller günbatımından hemen sonra ilk parlayan gök cismine "hesperus" (akşam yıldızı) adını vermişler. Yine gündoğumundan hemen önce en son parlayan gök cismine de "phosphorus" (sabahyıldızı) demişler. Ortada birbirinden farklı iki ayrı gök cismi olduğuna düşünmüşler. Çok sonraları keşfedilen ise bu iki ayrı gök cisminin aynı olduğudur. Günümüzde bu gök cismine "Venüs" diyoruz. Fakat bir inanç kurbanı olarak modern bilimin kesin gerçeklerine meydan okuyup, bu cismin hala sabahyıldızı ya da akşam yıldızı olduğuna inanmaya devam edebilirsiniz. Fakat dünyanın düz, ya da yine dünyanın kanatlı atlar tarafından çekilen bir ateş arabası olduğunu iddia etmiyorsanız, yani modern bilime tam anlamıyla meydan okumuyorsanız, hiçbir yerde ortaya çıkıp bu modası geçmiş, basmakalıp fikirleri savunamazsınız. Dinsel önermelerin dünyanın gerçek haline ilişkin bilgi sunma iddiasında oldukları sürece, yaşam ve ona dair inançlarımız ile bağlantılı olmak zorundadırlar; “Tanrı bizi izliyor, kolluyor ve gözetliyor, dualarımızı duyuyor, O'nun ismini boş yere ağzınıza alırsanız başınıza kötü felaketler gelir vb.” Böylesi önermeler yalnızca insanlar arasında bu kadar yerleşik oldukları için onları takip eden düşünce veya davranışlarımızı etkileyebilmektedir.

NÖROBİLİM alanındaki çalışmaların da üstün işler başardığına tanıklık ettiğimiz şu günlerde, insan zihninin ve bilincinin gerçeklerine dair oldukça çarpıcı gelişmeler yaşanıyor. Gerçekten insan olmanın değerine dair titiz çalışmaların yürütüldüğü nörobilim alanının bariz bulguları, algı ve deneyim dünyamızı anlamak ve belki de yeniden şekillendirmek açısından büyük umutlar vaadediyor. Çünkü dünyada var olan her şeyi beynimizle kavrarız ve sonra da akıl gücü ile yorumlarız. Diğer canlılarda olmayan bu yüksek algılama gücünün avantajı, dünyayı ve evreni olduğu gibi kavramamızda ve aynı zamanda da doğaya somut bir yönelişte kendisini gösterir. İnsanlar, aklın keşfettiği ve bizzat aklın da tabi olduğu doğal yasalarca yönetilen bir dünyaya aittir.

GÜNÜMÜZÜN bilimsel gerçekleri ile birlikte derhal anlayıp kavramamız gereken, bizimle ilgilenen biri tarafından bir amaç doğrultusunda yaratılmamış olduğumuzdur. Bizler, her şeyi iplerle idare edilen mankenler ya da kuklalar değiliz. Belki kavanozlarda beyinler olarak ya da Matrix'de yaşadığımızı düşünüyoruz. Hayali bir dünyayı edilgen bir biçimde tecrübe eden biri gibi düşündüğümüz anda, bilimsel olanın hiçbir gerçekliğinin olmadığını kabul etmiş oluruz. Bilmemiz ve farkına varmamız gereken; bizlerin bu gerçek dünyanın edilgen izleyicileri değil, tam aksine etkin ve bu dünya ile iç içe, sürekli bir etkileşim halindeki olan canlılar olduğumuz gerçeğidir. Gözümüzdeki perdenin kalkıvermesi, dinlerden ve herhangi dogmalardan, tabulardan ve hüsnükuruntulardan sıyrılmamız ile gerçekleşebilecektir. Kısacası inançların daha fazla sivrilemeyecek bir noktaya geldiğini artık kabul etmeliyiz.

HER NE OLURSA OLSUN, hatta suçsuz bir kalabalığın içerisinde kendini patlatan bir mücahit, cennette 72 adet hurinin onu beklediğine inanıyor olsa dahi, yaşamımıza dair gerçeklerin inançlar tarafından akıl almaz infilaklara uğradığı bir zamanda şu konudan umutluyum ki,  her şeye dair olabilecek olan gerçeklik anlayışının merkezinde, bizim inançlarımızdan veya kanaatlerimizden bağımsız düşüncelerin yer aldığını kabul ettiğimiz anda, gerçekliğin kendisine dair büyük bir zafer kazanabileceğiz.



İ. Çağatay AŞIK.



________________________________________________________
  
*Anselmus'un Ortaçağdaki Tanrı tanımı 

**Harris, S. - The End Of Faith (2004): sf: 73


 
Not: Bu yazının, belirtilen kaynaklar ve dipnotlar haricinde olan tamamı yazarın kendisine aittir. Yazılanlardan herhangi bir alıntılama vb. durumlarda, yazarın kendisinden izin alınması zorunludur.

21 Eylül 2014 Pazar

Ateizm, Bilim, Ahlak ve Din Üzerine Bir Röportaj:

Arsel Berkat Acar'ın, geçtiğimiz günlerde benimle gerçekleştirdiği bir röportajı:



Röportajı yapan  : Arsel Berkat Acar
Röportajı yapılan: İlker Çağatay AŞIK





1. Soru: İyi günler. Öncelikle "Ateizm" ne demektir? Bu kelime hakkında ne tür yanlış fikirler edinilmektedir? Genellikle biri "Ateistim" dediğinde hep aynı şeyi düşünürüz fakat gerçekte farklı çeşitlerin olduğunu biliyoruz, bunları özetle sayabilir misiniz?

İyi günler. Öncelikle benimle bu röportajı gerçekleştiriyor olman bir onurdur. Sorularına vereceğim cevapların daha az tanrısal görünmesi için çabalayacağım. 

Bilindiği üzere Ateizm, genel kabule göre herhangi bir tanrıya inanmamayı ifade eder. Bununla birlikte ortaya atılan tüm tanrı önermelerini de kökünden reddeder. Ateizm, tam manâsıyla "inançsızlık"ı temsil eder. Fakat işte, dindarların yavaştan rahatsız olmaya başladıkları yer de tam burasıdır. Çünkü günümüzde dindar kişiler hayatlarını düzenlerken, mütemadiyen "inanç" kehanetine başvurmayı bir alışkanlık haline getirmiş durumdadırlar. İnanç olgusu gerçekten de tam bir alışkanlık durumunu betimler. Bu, inançla ilgili problemlerin de başlangıç noktasıdır. İnanç bir ikna olma meselesidir. Karımızın bizi aldatıyor olabileceğine dair duyduğumuz şüphelerden, gerçeği öğrenene kadar hangi olasılığa daha fazla ihtimal yüklediğimize göre çeşitli düşünceler geliştiririz: "Acaba karım beni en yakın dostumla mı aldatıyor? Zaten aralarında bir çekim de vardı. Yoksa geçen günkü sanat sergisinde yeni tanıştığı geniş omuzlu adam ile mi?" Sadece şu kadarı söylenebilir ki, bu olaylara ait çıkarımlardan hangisi sizin için bir inanç haline gelirse, o inancın belli başlı kişisel ve toplumsal sonuçları olacaktır. Demek istediğim, inanmak ya da bu anlamda inanç, bir alışkanlığa sahip olmak demektir. Bu alışkanlıklar, yaptığınız belli eylemlerin belli amaçlara hizmet edeceğini bekleyerek bu dünyada güvenle hareket etmenizi sağlar. 

Benden duymak istediğin diğer cevaba gelirsek eğer, şunu söylemeliyim ki; Ateizm'in çeşitleri olduğu fikrinden pek haz etmeyen biriyim. Bu yüzden, Ateizm türlerini burada tanımsal olarak özetlemek, benim açımdan çok gerekli olmayabilir. Bana kalırsa bu konuda yalnızca iki seçeneğiniz var: ya ateistsinizdir ya da inançlısınızdır. Bir agnostik bile karşıma geçip de bana: "Ben agnostiğim" dediğinde ona bu klasik, Dekartçı aşırı şüpheciliği bir tarafa bırakmasını söylüyorum. Kim ne derse desin agnostisizm, herhangi bir sava 50 % ihtimal vermekten başka bir şeyi ifade etmiyor gözümde. Asıl sorun, Tanrı konusunda agnostik olma sorunudur, yoksa henüz ispatlanmamış olan örneğin; karanlık maddenin kaynağı nedir? Ya da Satürn'de kafasının arkasında gözleri olan insan benzeri canlıların olabileceği konusunda agnostik kalamamak sorunu değildir. Agnostisizm, daha doğrusu benim daha çok kullanmayı tercih ettiğim tabiriyle "bek-le-görcü" tavır, bir kararsızlık durumunu niteliyor: "hımm, bir de o varsa?" :)

Kısacası agnostik biri, ne olur ne olmaz ellerini açıp yine de Tanrı'ya dua etmeliyim fikrinden ya da ne olur ne olmaz biraz Tanrı’ya inanmaktan zarar gelmez şeklindeki önermeler ortaya koymaktan pek hoşlanmayacaktır diye düşünüyorum. Bu da, yüksek ihtimalle ateist olunduğunun iyi bir idrakı olacaktır. Sanırım, diğer ateizm türlerini açıklamama gerek bile kalmadı, öyle değil mi?


2. Soru: Neden kendinizi bir "Agnostik" (Bilinemezci) olarak değil de bir Ateist olarak tanımlıyorsunuz?

Bu soruyu biraz genelleştirmek istiyorum. "Ateizm" terimini kullanmam ile ilgili temel endişem çoğunlukla felsefi ve stratejik oldu. Bu terimi çoğunlukla kullanmayı tercih ediyorum çünkü seküler ve akılcı bir tutuma sahip olduğumu karşı tarafa hızlı bir biçimde ifade edebiliyorum. Politik olarak da bu kelimenin çarpıcı bir etkisinin olduğu ortada. Ateist dostlarım bu konuda bana katılmayabilirler fakat kendimi asla bir "ateist" olarak tanımlamayı düşünmedim. Bence "ateist" terimi aynı şekilde, astrolojiyi reddeden birinin bu durumunu tanımlamak için gerek duymayacağı bir kelime gibi. Biz basitçe bu kişiye "astrolog olmayan" demiyoruz. Bu yüzden bana kalırsa tüm ihtiyacımız olan kelimeler; "akıl" , "kanıt" ve "sağduyu" ya da astrologlara haddini bildirmek için kullanacağımız "saçmalık" gibi kelimeler, bu "din" de olabilirdi.

3. Soru: Teistlerin öne sürdüğü Tanrılara inanmıyorsunuz. Peki, eğer Tanrı diye bir varlık olsaydı, varlığını kabul edebilmeniz için ne tür özelliklere sahip olması gerekirdi?

Sen de eminim ki şunu iyi biliyorsun; Tanrı, Orta Çağ'ın büyük dindar demagog filozofu Anselm tarafından, "kendinden daha yüce olanı düşünülemeyen" aşkın ve mükemmel varlık olarak tanımlanmıştı. Ben, entelektüel dürüstlük adına bu tanımın dışına çıkmayı pek tercih etmiyorum. Çünkü Tanrı tanımını yaparken bundan daha iyi ve daha başka bir tasavvura gerek duyulamayacağını söylüyorum. Fakat işi, entelektüel dürüstlük boyutundan çıkartıp dinci demagoglara bırakırsak, onlardan duyacağımız ve yalnızca entelektüel fantastik bir izolasyon içerisinde mümkün olabilecek olan yüzlerce tuhaf Tanrı tanımıyla sağır olabiliriz. Kısacası, tartışmaya dâhil edeceğimiz tüm aşkınsal paradigmalar, Anselm'in yaptığı tanım üzerinden ifade edilirse eğer, belki de bu metafizik spekülasyonları biraz da olsa ciddiye almayı deneyebiliriz, fakat yalnızca bu kadarına müsaade edebiliriz. Çünkü bu minvaldeki bütün tümdengelimsel spekülasyonlar; bizi olgular dünyasında asla somut, bilimsel bir platforma taşımayacaktır. Kinaye olarak mı anlaşıldı? O niyetle söyledim zaten. 

4. Soru: Birçok tartışma ortamında bulunduğunuzu varsayıyoruz. Sizin için bir Teistin öne sürebileceği en güçlü argüman nedir? Aynı şekilde bir Ateistin öne sürebileceği en güçlü argüman nedir?

Evet, birçok tartışma ortamında bulundum. Buna, ateizmimin uç noktada olması yüzünden, düşüncelerim nedeniyle alay edildiğim platformlar da dâhil. Diğerlerini bilmem ancak, benim gibi bir ateistin yaratılışçılara karşı sunabileceği birkaç argüman bulunuyor: Özgür irade ve kader çelişkisi, zamansızlık sorunu ve hiçlik yerine bir şeylerin kendiliğinden varolabileceği argümanı. (Krauss gibi ateist fizikçilerin hiçliği nasıl açıkladığını burada göz önünde bulundurabiliriz.)

Bir Teistin, ateistler karşısında ne kadar iyi argümanları olabilir bilemiyorum fakat kendisine “entelektüel teist” (komik gelir bana bu tamlama hep) diyen birinin herhalde sözünü edebileceği kendince en iyi savunma, “Varlık neden var?” sorusu olabilir. Tabi ateistler günümüzde bu argümanı da pek takmıyorlar. Bir de, şu Leibniz’in ünlü “Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?” argümanının da Teist camiada oldukça gözde olduğu biliyorum. Ben, “Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?” sorusına genellikle, “Neden olmasın?” yanıtını veriyorum. Son olarak bir de şöyle saçma bir argümanları daha bulunuyor: “Kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir.” Böyle bir savunma duyduğunuzda, “Bu cümle de ne anlama geliyor şimdi?” şeklinde benim gibi bir tepki veriyorsanız, doğru düşünüyorsunuzdur. Bilirsiniz, bu tarz insanlar düşünceleri haklı çıkmadığında, sözcüklere başvururlar. Ve bu sözcükleri adeta, retorik birer silah haline dönüştürürler. Retorik muhalefeti genel olarak siyasetçilerin ve politikacıların da başvurduğu yegâne savunma biçimidir. Bu yüzden ben, teistlerle bu konulardaki aynı semantik kaygıları paylaşmadığımı söyleyeceğim.
 
5. Soru: Tanrı (daha doğrusu Din) olmadan bir Ateistin "Ahlakını" oturtabileceği bir temel olmadığı söylenir. Özetle Ahlak nedir ve "Mutlak Ahlak" diye bir şey var mıdır?

Tanrı ya da din olmadan bir ateistin ahlakını oturtabileceği bir temel olmadığı ya da olamayacağı fikri tam bir yanılsamadan ibarettir.
Ahlakın canlılarda doğuştan içkin olduğu ve ahlaki bir organa sahip olunduğu neredeyse kesinken, tehditkâr dinlerin ise ahlak dehası kesilmesi son derece gülünç olmaktadır. Diğer taraftan dini ritüellerin bir parçası olagelmiş insan kurbanına dair pek çok örneği, propagandaya zafiyeti, şoven duygularla savaşa gitme istekliliğini, kadınların toplumdaki konumuna dair farklı kültürlerdeki ahlaki göreneklerin anlaşılması zor değişkenliği, engizisyonu, savaşlardaki işkenceleri ve en dikkate değeri soykırımları(pogromları) düşünün: Yahudiler, Tutsiler, Lehler, Litvanyalılar ve Amerikan yerlilerine uygulanan katliamlar bunlardan sadece bir kaçı. Ne yazık ki bu uygulamaların pek çoğu yönetimlerin ve dinlerin teşvik ve cesaretlendirmesiyle gerçekleşmiştir. Örneğin Hıristiyanlık, tek bir insanın(İsa) kurban edilişini sanki eylemin kendisi işe yarayan bir şeymiş gibi göklere çıkaran bir dindir. Çünkü kurban kurumunun kendisi tarihsel bir facianın işareti, insanlarla doğanın eşit ölçüde maruz kaldığı bir tahakküm edimidir. Bu, insanların kurban edilmesi ile yamyamlık arasında bir ayrım yapmanın neredeyse imkânsız olduğu “arkaik”(Tarih öncesi) yoksunluk durumudur.
Cezalandırmayı intikam alma olarak görmeyenler, bu düşüncelere şiddetle karşı çıkabilir. Çünkü ölüm cezasına karşı çıkılmasının ana nedenlerinden birisi budur. Cezalandırma intikam almaya değil, suçu önlemeye, suçluları rehabilite etmeye yöneltmelidir. (Aslında, suçluları ya da seri katilleri, psikopatları, “rehabilite” etme konusuna da biraz çelişkili yaklaşıyorum. Bu, bir çeşit “Özgür İrade” problemine yol açmıyor değil.)

Ölüm cezasıyla öldürülen kişinin öğreneceği bir şey yoktur. Peki, özgür ve bir akla sahip bu suçlu bireyin değişme ve iyileşme umudunun ortadan kaldırılması iyi bir fikir midir? Düzgün işleyen ahlak organından(içkin ahlak) beklenenden ziyade, "dinler ve yönetimlerin aktardığı açıkça telaffuz edilen emirlere yatkın gözüktüğü sonucuna varmaktan insan kendini alıkoyamıyor.

Peki, o halde, ahlak nedir? Öncelikle elimizde ahlakı iyice ölçüp tartacak bir ölçek yoktur. Bu bakımdan ahlakın içeriği belirli bir çevreye, yere, daha ilginci tek tek kişilerin kendi anlayışlarına göre de değişebilir. Bu yüzden hangi davranışın ahlaklı ya da ahlaka uygun olduğu söz konusu olduğunda, durum içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Ahlak da inanç gibi, kişinin kendisine göre olan bireysel eylemidir. Örnek vermem gerekirse: "Yalan söylemek kötüdür."  Burada ahlakın yaptığı şey, doğru davranmanın yalnızca ölçüsünü vermektir. Buradan da “Mutlak Ahlak”ın benim açımdan çok olası olmadığını söyleyebilirim. Dolayısıyla kendimi bir “ahlaki rölativist” olarak tanımlamayı da bu noktada doğru buluyorum. Çünkü ahlak da tıpkı sağlık kavramı gibi zaman içerisinde tanımı sürekli değişecek bir kavramdır. Doğrular ve yanlışlar da sürekli değişecektir. Örneğin önyargı kavramı sosyal psikolojide, 1. Dünya savaşından 2000'lere kadar tam 5 farklı şekilde tanımlanmıştır. Ve bu tanımlara bağlı olarak önyargının nedenlerini farklı şekilde açıklayan kuramlar geliştirildiğini düşünürsek, bu değişimleri gözetebilmek ve yeniden düzenlemek asla din gibi kurumların işi olamayacaktır. Ama yine de uzun vadede kanaat getirmemiz gereken bazı doğru ve yanlışlar da olmalıdır. Ahlak söz konusu olduğunda,  ahlakı yalnızca Kantçı, Nietzscheci ya da Rawlscu bir evrende değerlendirirsek eğer, tek doğruyu yapmış olmayız. Dolayısıyla, ahlaki yargılara varırken, ahlakın temeline koymamız gereken en önemli şeyin “İnsan Refahı” olduğunu düşünüyorum. Ahlakın temeline insan refahını koyduğunuz anda, insanlığa dair, insan refahına dair uzun vadedeki kanaatlerimizi sabit kılabiliriz. Doğal olarak burada bilimin, ahlaki soruları yanıtlayabileceği fikrine sempatiyle yaklaşmayı deneyebiliriz. Bu açıdan bakarsak, iyi-kötü, doğru ve yanlış gibi kavramların bilimsel bir zeminde cevaplarının olabileceğini kabul etmeliyiz. Yani, buradan evrensel ahlaka gidebilecek bir yol belki de bulunabilir. Peki ama, doğru-yanlış veya iyi-kötü gibi yargılar nereden gelir? Bunun için ahlakın nörobiyolojik ve evrimsel kökenine bakmak doğru olur.  Çünkü bunların, maymunsu dürtülerin ve evrim sürecinde kazandığımız toplumsal duyguların ürünleri olduğu açıktır. Sonra da kültür olgusu ile gelişirler. Cinsel kıskançlık olgusunu düşünelim mesela; birbirlerine karşı oldukça sahiplenici davranan primat atalarından oluşan uzun bir soy hattına sahibiz. Bu sahiplenme özelliği, kültürel etkilerle şekillendirilir ve ortaya evlilik kurumu gibi bir şey çıkar. Sam Harris gibi, günümüzdeki entelektüel dürüstlüğe sahip bilim insanlarının da ahlaki bu şekilde gerekçelendirdiğini görebilirsiniz.


Modern bilim, daha önceleri çok soyut gibi görünen süreçleri, fiziksel olarak açıklamaya çalışıyor. Örneğin, "duygu" dediğimiz şey beyindeki moleküllerin belirli dizilişinden ve bir takım kimyasal etkileşimlerden oluşan tamamen fiziksel bir süreç olabilir. Fakat bu duyguların ya da herhangi insanı meselelerin değer kaybetmesi demek değildir. Aksine bilincinde olduğumuz ve detaylı verilerine sahip olduğumuz şeylerin daha akıllıca temsil edilebilmesi anlamına gelir. Diğer yandan, ahlak söz konusu olduğunda, artık daha yeni daha gelişmiş bakış açılarına ihtiyacımızın olduğunu düşünüyorum. Örneğin, son zamanlarda oldukça üzerine düşülen, The Science Of Ethics Project yani kısacası“Etik bilimi”ni bu bağlamda değerlendirebiliriz. Ahlak ve etik arasında kesin bir ayrım olduğunun artık çoğumuz bilincindedir. Çünkü etik alanı, evrensel olandan bahsetmek ister. Tabi ki etiğin evrenselliğinden yola çıkılarak, "Yapacaksın" biçiminde bir etik yasa ortaya konulduğunda, akla gelen akla gelen ilk düşünce "Eğer yapmassam ne olur?" sorusudur. Ancak açıktır ki etik sözcüklerin genel geçer anlamında  ceza ve ödülle ilgili değildir. İşte etiğin ahlak ile belirgin bir biçimde ayrıldığı noktada burasıdır. Etik bilimi deneyselliğin, tecrübenin, değişimin, bilimsel verilerin ve felsefi bir takım paradigmaların evlendirilmesidir. Ama özellikle, felsefi soruşturmalardan ziyade, bilimsel yöntemin burada egemen olduğunu belirtmem gerek. Sonuçta evrensellikten bahsettiğimiz anda felsefi kararların, bilimsel kanıtlar gibi çok açık ve geçerli olmadığı ortadadır. Etik bilimi içerisinde felsefeden sadece belli başlı, küçük ölçülerde yararlanmanın, bilimsel analizlere yararlı olacağını da elbette kabul edebiliriz.

Son olarak açıklık getirmek istediğim konuya gelelim:
Tanrı'nın olmadığını kabul ettiğiniz bir dünyada hayatınızı bir seri katil ya da terörist olarak da geçirmeyi düşünebilirsiniz, fakat bu dünyada kötülük yapmamız için akıllıca bir sebep yok. Diğer yandan dinlerin vaat ettiği sonsuz bir hayatta saplanıp kaldığınızı ve oradan bir türlü kurtulamadığınızı düşünün, bir son yok ve ebediyen orada yaşayacaksınız. Bunu açıkça korkunç ve iç karartıcı bir fikir olarak değerlendiriyorum. Sevdiğimiz tüm ilişkilerimiz şimdi anlamlıdır, bunun sonsuza dek sürmesine gerek yoktur. Demek istediğim, bizimle ilgilenen biri tarafından bir amaç doğrultusunda yaratılmadık, bizler her şeyi iplerle idare edilen birer manken ya da kukla değiliz. İnsanlar, aklın keşfettiği ve bizzat aklın da tabi olduğu doğal yasalarca yönetilen bir dünyaya aittir. Bu yüzden artık, bağnazlığın ve boş tanrısallığın yerini artık insani ilişkiler almalıdır.

6. Soru: Farklı insanların farklı şeylere inanması hakkında neler düşünüyorsunuz, daha doğrusu insanlarla geçinebilmek için illa sizinle inanç konusunda hemfikir olmaları şart mıdır? Bir de ne tarz bir gelecek hayal ediyorsunuz: Dinin olmadığı bir toplum mu, yoksa farklı inançlara sahip oldukları halde geçinebilen bir toplum mu?

Şu çok üzücü bir gerçek ki, genelde neye inanıp inanmadığımız, ya da neye değer verip vermediğimiz, bizimle ilgili bütün bir yargıya ulaşılabilmesi adına günümüzde külliyen yeterli bir sebepmiş gibi kabul görüyor. Bakın, önceki cevaplarımdan birinde söylediğim gibi, inanç bir ikna olma meselesidir. İkna olmak yeterli bir sebep gibi görüldüğü takdirde,  bu dünyada inanma eğiliminde olacağınız sınırsız sayıda önerme mevcuttur. Kişinin inandığı önerme ile onunla ilgili bütün bir yargıya ulaşmanın,  günümüzdeki züppeliğe karşılık geldiğini düşünüyorum. Fakat gerçekler hakkında konuşurken, her ne olursa olsun inançları dışarıda tutmamız gerekiyor; çünkü bir uzmanlık alanına sahip olmak bu demek.

Yine de kişinin, inandığı şey için iyi nedenleri ya vardır ya da yoktur. İyi nedenleri olduğunda, kişinin inancı, kendi yaşam dünyasını belirler. Ama şayet, İsa'nın bir bakireden doğduğuna ya da Peygamber Muhammed'in kanatlı atıyla cennete uçtuğuna inanmak için elimizde iyi nedenler olsaydı, zorunlu olarak bu inanışlar evreni ve dünyayı tanımlayışımızın ve kavrayışımızın bir kısmını oluştururdu. Fakat artık, bilimsel ve diğer beşeri araştırmaların temel gerçeklerini kabul etmek zamanıdır. Bilim, kuşatıcı bir şekilde kendimize ve dünyaya ait tüm akla yatkın bilgi iddialarını içerir. Tevrat'daki gibi suyun ışıktan önce var olamayacağına ilişkin elimizde gerçekten çok iyi bilimsel kanıtlar var, ya da suyun h2o bilgisinin kesinliğinde olduğu gibi. Kısacası tutup da dünyanın düz, yine dünyanın kanatlı atlar tarafından çekilen bir ateş arabası olduğunu iddia etmiyorsanız, yani modern bilime tam anlamıyla meydan okumuyorsanız, hiçbir yerde ortaya çıkıp bu modası geçmiş, basmakalıp fikirleri savunamazsınız. Bu gerçekleri bir inanç haline dönüştüremezsiniz. Ancak basit bir şekilde inanç olgusunun, insanların içtepilerinin açlığını doyurma, tutkularının ve bir takım korkularının azgınlığını yatıştırma gibi bir işlevi olduğu söylenebilir. Çünkü bizler inançlarımızı ve tutumlarımızı davranışlarımız yönünde değiştirmeye meyilliyizdir.
Buradan da sanırım gelecekte nasıl bir toplum modeli düşlediğim tahmin edilebiliyor. İnsanlığın genel refahı adına açıkça farkına varıp, idrak etmemiz gereken çok önemli bir sonuç var; o da, dinlerin neden olduğu bu bölücü, yıkıcı ve bize öteye sıvışıp sessiz kalmamız gerektiğini dikte eden söylemlerine karşı her zamankinden daha cesur ve ihtiraslı olmamız gerektiğidir.



7. Soru: Birisi size "Evren nasıl oluştu (hiçlikten mi geldi)?" gibi bir soru sorduğunda nasıl cevap veriyorsunuz? "Tesadüflere" inandığınızı iddia edenlere ne tür açıklamalar yapıyorsunuz?


Bu sorunuza oldukça ihtiyatlı yaklaşmam gerekiyor. Çünkü bu soru, tam olarak fizikçilerin alanına giren bir soru. Dolayısıyla fizik alanına kısıtlı bilgilerimle tecavüz etmek istemem. Ben fizikçi değilim, siz bir fizikçi değilsiniz, başka herhangi biri de bir fizikçi değil. Fakat her ne kadar felsefeci olsam da, bilimsel bir felsefe doktrinini takip ettiğim de bir gerçek. Doğal olarak birçok alanda bilgi sahibi olmam gerektiğinden, kendimce basit düzeyde de olsa fizik, kimya, evrimsel biyoloji, evrimsel genetik, nörobiyoloji, kozmoloji vb. diğer alanlarda da eleştirel bir şekilde yoğun okumalar, karşılaştırmalar ve analizler gerçekleştiriyorum.

Sonuç olarak evet, Evren, hiçlik’ten, kendiliğinden doğdu. Ve bu da tam olarak tesadüfler silsilesine dayanan bir süreç. Bilindiği gibi elimizde neredeyse çürütülmesi imkânsız olan ve hakkında çok fazla bilimsel verilere sahip olduğumuz “BIG BANG” isimli kozmolojik bir model var. Bu kurama göre, başlangıçta sıfır hacimli sonsuz yoğunlukta bir noktanın patlamasıyla, başlangıçtan itibaren genişlemeye devam eden bir evren ile karşı karşıyayız. Takip ettiğim son teorik fizik araştırmalarına göre de evrenin toplam enerjisini yeni keşfettik; evrenin toplam enerjisi “0”. Daha fazla bilinen detayları tekrar etmemek adına, bu sorunun daha detaylı cevaplarını ünlü fizikçilerin ağzından duyabiliriz. Bunlar arasında örneğin, takdirimi fazlasıyla kazanmış olan, “New Atheism” isimli akımın da öncülerinden olan Lawrence Krauss yer alıyor. Kendisinin “Hiç Yoktan Bir Evren” isimli olağanüstü kitabını okumanızı tavsiye ederim. Bu kitap, dikkatli bir şekilde okunduğu takdirde bu konuda tatmin olamamak neredeyse imkânsız. Daha birçok fizikçi var ve Türkiye’den nadir de olsa iyi bilim insanlarına sahibiz. Birçok seminerde yer alan, birçok çalışması bulunan ve CERN’de de görev alan, ünlü fizikçi Kerem Cankoçak da takip edilmesi gereken iyi fizikçilerden biridir.





8. Soru: "Büyük Patlama" ve "Evrim" kuramlarını doğru bulan, ama yine de Dinine bağlı olan bir insan hakkında neler düşünüyorsunuz?

Bu fantastik inanış türünün tamamıyla lüzumsuz ve yerinde olmayan bir ılımlı dindarlık şekli olduğunu düşünüyorum. Evrenin yaratıcısının mükemmel sözlerinin yer aldığı iddia edilen kutsal kitaplar, eleştirel ve dikkatli bir biçimde okunduğunda, evrim ile taban tabana zıt, bütünüyle çelişen bir “yaratılış” tasavvuru ile baş başa kalacaksınız. Dolayısıyla, bir taraftan evrime inanıp, diğer taraftan dininize bağlı kalmak için tam bir akrobat olmanız gerekir. Bu gerçekten,
bir çemberi kare yapmak kadar zor bir şey.

9. Soru: Günümüzde Dinlerin dogmatik ve eski-fikirli olmadığını (ve yanlış anlaşıldığını) belirtip günümüz Bilim ve Felsefi bilgilerimizle açıklamaya ve savunma yapmaya çalışanlar var. Böyle kişilere yönelik eleştirileriniz nelerdir?

Tarihin çok gerisinden beridir tartışılan Tanrı kanıtlamalarının tamamını ben boş değil, fakat anlamsız buluyorum. Yani, yeniden ve yeniden hassas ayar argümanını, Plantinga argümanını, Kelâm Kozmolojik argümanını, Ontolojik argümanını ya da diğerlerini çürütmeye gerek yok. Benim çok daha apaçık bir şekilde iddia ettiğim şey; tüm bu iddiasında bulunulan kanıtlamaların tamamı metafizik bir izolasyon içerisinde mümkün olabileceğidir. Dolayısıyla metafizik bir sistem dâhilinde bu kanıtlamalara sıkça başvuruluyor. Fakat gerçekte bu konularda, üzerinde tartışılacak nesnel bir içerik söz konusu değildir. Bu yüzden ben herkesi metafizik kullanımlara karşı uyarmak istiyorum. Zaten tam tersi durum yüzden bu kanıtlamalar konusunda entelektüel spekülasyonlar havada uçuşuyor, elbette bu yüzden W.L Craig gibi modern teologlar birçok tartışmada galip geliyor. Çünkü böyle insanlar tamamen metafizik bir düzlemde, felsefi spekülasyon ve izolasyon içerisinde bir takım düşünce deneyleri gerçekleştirerek, gerçekte öyle olduğunu varsaydıkları argümanlarla retorik muhalefeti yapmaktan başka hiçbir şey ifade edemiyorlar ve yüksek olasılıkla hiçbir zaman daha fazlasını ifade edemeyecekler. Günümüzde, Türkiye’de bile bunun gerçekten oldukça vasat örnekleri mevcut. Kimlerden bahsettiğimi çoktan anlamışsınızdır sanırım.


10. Soru: Dindarlara ne gibi tavsiyeleriniz vardır? İnançlarından vazgeçmeseler bile, kendilerini geliştirebilmek için en azından neler yapmalarını (ve yapmamalarını) ve neleri bilmelerini isterdiniz?

Dindarlara tavsiye vermek harcım değil fakat genel anlamda her inanıştan ya da inancın reddiyesini yapmış olan herhangi bir insana ulaştırmak isteyeceğim şey, bu dünyada her şeyin eleştirilmeye açık olduğu ve her şeyin eleştirilmesi gerektiğidir. Bu dünyada her şey eleştirilebilmelidir. Herhangi bir önerme eleştiriye açık olmadığı takdirde bu bir tabu haline dönüşür. Özellikle dinlerdeki tabu sistemine baktığımızda, herhangi bir eleştiriyi asla kabullenemeyen, bunun inancına saygısızlık olduğunu düşünen, rencide olan ve bulduğu her fırsatta “duygularım incindi” kartını oynamaktan geri duymayan, dolayısıyla bununla yetinen insanlarla doludur. Seküler bir dünya görüşü içerisinde asla bu durumlara mahal vermek istemeyiz sanırım. Bu yüzden, evrim bile eleştirilebilir. Ama nereye kadar eleştirilebilir? Evrimin bilimsel bir gerçek olduğu kabul edildikten sonra, her nasıl eleştirirseniz eleştirin evrim, bir gerçektir. Fakat dinler gerçek değildir, Tanrı gerçek değildir, tek boynuzlu görünmez pembe at gerçek değildir, Poseidon gerçek değildir.

Diğer soruna gelirsek, inançlı bir kişinin bildiğini düşündüğü her şeyi bir anlığına kenara bırakıp, akla yatkın olabilecek en iyi özeleştirisi şu olmalıdır: “Ya yanılıyorsam, ya bildiğim her şey yanlışsa?” Böyle yapıldığı takdirde, her şeye dair olabilecek olan gerçeklik anlayışının merkezinde, bizim inançlarımızdan veya kanaatlerimizden bağımsız düşüncelerin yer aldığını kabul edebileceğimizi ve gerçekliğin kendisine dair büyük bir zafer kazanabileceğimizi düşünüyorum.

11. Soru: Gelecekte çocuklarınız olursa, onlara Din hakkında neler öğretirdiniz? Her şeyi sorgulayıp kendi kararlarına varmalarını mı isterdiniz yoksa Ateist olarak mı yetiştirirdiniz? Eğer günün birinde bir çocuğunuz olgun bir yaşa gelip size "Ben bir Dine (ya da sadece Tanrı'ya) inanıyorum" derse, nasıl karşılık verirdiniz?

Onlara ilk olarak kanıtların değerini ve önemini anlatırdım. Şöyle düşünün: Hakkında hiçbir kanıta sahip olmadığımız bir önermeye inanma ihtimalimiz var mıdır? Hayır. Çocuklarımın elbette kendi kararlarını kendilerinin almasını önemserdim. Fakat tüm bu kararları, belli başlı bilimsel veriler ışığında, objektif bir şekilde almasını sağlardım. Evrenin yaratıcısının mükemmel sözlerinin yer aldığı ve bu sözlerden herhangi birine inanmadıkları takdirde ebediyen cehennemde yanacakları söylenen kutsal kitapların tamamını önlerine koymaktan da geri durmazdım tabi. Yine de her ne olursa olsun, doğru kararı alabilmesinin daha muhtemel olduğu bir platformda gerçeğe ulaşmalarını sağlardım. Gerekli sağduyuya sahip, aklıselime başvuran hiç kimsenin, tüm bu korkunç önermelerle dolu olan kutsal kitaplardan herhangi birine inanmaya bile yeltenemeyeceğini düşünüyorum. Çünkü ortada, ateist olmamak için hiçbir iyi neden yok.