13 Kasım 2013 Çarşamba

"Akıl Çağında İnancın Eleştirisi": Bölüm - 2-



                                       
 
The Thinker in The Gates of Hell at the Musée Rodin
          

   "Akıl Çağında İnancın Eleştirisi": Bölüm - 2-



Ortaçağ'da bir kız aşka düştüğünde fani aşkın bir günah olduğuna ve bu yüzden kutsal olana inanırdı. Akla dayanan temeller üzerinde her şeyi yeniden kurmak için var olan her şeyi yıkmak gerekir. Eski tip inançları, Ortaçağ tipi hüsnükuruntuculuğu ve bu ideolojileri süpürüp yenisini kurmak da, zihinsel putlarından kurtulmuş, akıl sahibi bilge kanun koyucuların, insanların işidir; yoksa hayatını düzenlerken ahlak kurallarını rüzgârın içindeki bir sesten alan birinin işi değil. Kant'a göre dinin ahlak bakımından en önemli sorunlarından birisi insanın doğasındaki kötünün kaynağı üzerinedir. İnsanların tek tek yaşamları incelendiğinde ya da insanlık tarihine göz atıldığında, ahlak yasasına karşı hareket edildiği, bu yasanın sık sık çiğnendiği görülür. Kant'a göre insanlarda duyulardan gelen isteklerin ahlak buyrukları karşısında ağır basması eğilimi vardır.

İslam’ın gerektirdiği gibi, kutsal metinlere uymayan masum insanların, Müslümanlarca kafalarının acımasızca kesildiği ya da 11 Eylül olayındaki gibi binalara uçaklarla çarpıldığı bir dünyada, başka birilerinin, "bu benim dinim değil" serzenişlerini oldukça tuhaf buluyorum.  Dinleri kendi içlerinde bir "tabu" haline getiren kişiler, ahlaki yaşamında bir dayanak olarak gösterdiği kutsal kitabındaki bazı ayetleri ve hadisleri ya bilmiyordur ya hiç okumamıştır. Ya da açıkça yalan söylüyordur. "Bu benim dinim değil" derken, savunulan fikrin içeriğinin de iyi kavranılması bir şart haline geliyor. Büyük yanılgılardan biri; 14 asır önce yazılan ve ahlak emsali kesilen metinlerin, günümüz bilgi ve akıl çağı insanı için bir "doğru yaşama kılavuzu" niteliğinde olduğu "yanılgı"sında olmaktır. Oysa insanın akıldan başka bir kılavuza ihtiyacı yoktur. En büyük ahlak kuralı olan ve ismine "empati" adı verilen, "kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, karşındakine de öyle davran" ilkesinden öte, bağımsız ve daha derine uzanan bir ahlak kuralı olamaz. Ahlakını dinlerden alan, özellikle İslamiyet'ten alan insanların, iyi'yi neden yaptıkları kendilerine sormaları gereken kritik bir sorudur. Kant'ın en büyük ahlak kuralı olarak gördüğü "iyiyi isteme" kuralının, dinlerde hiç de geçerli olmadığını bilmemiz gerek. Birçok durumda dinin
insanlara iyi davranmaları için kötü sebepler verdiği görülür, iyi sebepler durmasına karşın. Buna eleştiri olarak, sevimli ve masum bir kediyi sevme ve onu öldürmek istememe düşüncemiz, öldürmenin kutsal kitaplarda günah ve kötü olduğunun yazması yüzünden değildir, öldürmenin kendi içerisinde bizatihi kötü olmasıyla alakalıdır. Ya da Hıristiyanlıktaki gibi bir kadına şehvetle bakan bir kişinin zina etmiş sayılması veya kişinin sarf ettiği her sıradan sözün hesabını tutması gerektiğini söylemesi bir ahlak kuralı olarak gündeme getirilirken, biz bunu hayatta zaten gerçekleşmiş olan şeylerin hata payı olmaksızın bütünsel olarak hatırlanması şeklinde algılarız. 


Ahlakın canlılarda doğuştan içkin olduğu ve ahlaki bir organa sahip olunduğu neredeyse kesinken, tehditkâr dinlerin ise ahlak dehası kesilmesi son derece gülünç olmaktadır. Dini ritüellerin bir parçası olagelmiş insan kurbanına dair pek çok örneği, propagandaya zafiyeti, şoven duygularla savaşa gitme istekliliğini, kadınların toplumdaki konumuna dair farklı kültürlerdeki ahlaki göreneklerin anlaşılması zor değişkenliği, engizisyonu, savaşlardaki işkenceleri ve en dikkate değeri soykırımları (pogrom) düşünün: Yahudiler, Tutsiler, Lehler, Litvanyalılar ve Amerikan yerlilerine uygulanan katliamlar bunlardan sadece bir kaçı. Ne yazık ki bu uygulamaların pek çoğu yönetimlerin ve dinlerin teşvik ve cesaretlendirmesiyle gerçekleşmiştir. Örneğin Hıristiyanlık, tek bir insanın (İsa) kurban edilişini sanki eylemin kendisi işe yarayan bir şeymiş gibi göklere çıkaran bir dindir. Çünkü kurban kurumunun kendisi tarihsel bir facianın işareti, insanlarla doğanın eşit ölçüde maruz kaldığı bir tahakküm edimidir. Bu, insanların kurban edilmesi ile yamyamlık arasında bir ayrım yapmanın neredeyse imkânsız olduğu “arkaik” (Tarih öncesi) yoksunluk durumudur.
Cezalandırmayı intikam alma olarak görmeyenler, bu düşüncelere şiddetle karşı çıkacaklardır. Çünkü ölüm cezasına karşı çıkılmasının ana nedenlerinden birisi budur. Cezalandırma intikam almaya değil, suçu önlemeye, suçluları rehabilite etmeye yöneltmelidir. Ölüm cezasıyla öldürülen kişinin öğreneceği bir şey yoktur. Peki, özgür ve bir akla sahip bu suçlu bireyin değişme ve iyileşme umudunun ortadan kaldırılması iyi bir fikir midir? Düzgün işleyen ahlak organından (içkin ahlak) beklenenden ziyade, "dinler ve yönetimlerin aktardığı açıkça telaffuz edilen emirlere yatkın gözüktüğü sonucuna varmaktan insan kendini alıkoyamıyor.

Mitolojik Gerekçelendirmeler:


Dinler aslında içten içe günahın yeryüzüne inerek, tüm yaratılışın anlamı olduğunu vurgular durur ve her bir şeyi bu kapsamda değerlendirmenin kurnazlık dolu kolaylığına başvurmakla yetinir. Çocuğunun cehenneme gittiğine inanan bir babanın çekmiş olduğu müthiş ıstırabı düşündüğümüzde, bu bile bize dinler hakkındaki tehlikeli düşünceler ile ilgili fikirler verebilir. Akıllıca ve üzerine düşünülmüş bir ahlaktan söz edeceksek eğer, bunun taban tabana zıt sayılabileceği en akılsızca hareket olarak; bir kişi günahkâr mı, suçlu mu, yoksa iyi mi diye, din kitaplarına bakıp karar vermek kadar akılsızca bir şey yoktur.

Bu tür hamleler aslına bakarsak, tarihte çok daha geride yer alan, mitolojik dönemlerin "mit" haline gelmiş hikâyelerinde çok önceleri zaten gerçekleşmiştir. Örneğin Tepoztlánlar halkının yaşadığı dünya; iyi niyetlerini kazanmak, koruma sağlamak için yatıştırılması gereken saldırgan güçlerle ve cezalar uygulayan şahsiyetlerle doludur. El Tepozteco eğer ihmal edilirse yağmuru engeller, "Lis aires", yani suda yaşayan ruhlar kendilerini gücendirenlere hastalık gönderirler, "Naguales" yani şeytanla işbirliği yapan insanlar, gece kötülük yapmak için domuz ya da köpeğe dönüşebilirler. Bir takım tehdit dolu Katolik figürler de vardır. Tanrı sevmekten çok cezalandırır, çoğu talihsizlik Tanrı'ya atfedilir. Tanrı'nın iyi şans getirdiği nadiren görülür. Diğer pek çok toplumda ise, insanlar bazı rakamları, günleri ya da durumları uğur veya uğursuzluk sayarlar. 


Daha çarpıcı bir örnek ise Hintlilere aittir. Hintliler arasında Tanrı Vishnu ya da Krishna'yı -evrenin lordunu- temsil eden 'Jagannatha', yani Tanrı'nın imgesi her yıl inançlı kalabalıklar arasında danslar ve davullar eşliğinde bir geçit töreniyle sokaklarda gezdirilirdi. O zamanlarda daha erken selâmete kavuşmak amacıyla inananların ölümle karşı karşıya gelmek için kendilerini devasa tören arabasının tekerlekleri altına atmaları gerektiğine inanılırdı. Burada körü körüne bir bağlılık ve aldanmayı gerektiren karşı konulmaz bir güç olarak Tanrı'nın imgesi 'Jagannatha' nın, büyük bir tehlikenin nedeni olduğunu görüyoruz. Bu karşı konulmaz güç imgesi, yani günümüzde “Juggernaut” olarak bilinen güç makinesi, yarattığı tehlike ve güven hissiyle birlikte heyecan dolu hız trenini akla getirir. Ancak dinler ve olası etkileri bu hız treni gibi kontrol edilebilir ve hareketi önceden tahmin edilebilir değildir. Biz, Jagannatha'ya kendini adayanlar gibi buna benzer aslında mitos kaynaklı günümüz dinlerinin gücü ve cenneti içine çekilmiş durumdayız.

Her nasılsa, inançları gereği bu gibi korkunç sayılabilecek davranışlar sergileyen insanlar, size bu davranışlarını her zaman mantıklı göstermek için bir neden öne sürerler. Bu tarzdaki davranışların arkasında "kalıntılar" dediğimiz değişmez eğilimler yer almaktadır. Aynı zamanda tüm bunlar, insan aklının varlık yapısından kaynaklanan, bitmek tükenmek bilmeyen korku ve endişelerinin olası birer yansımalarından başka bir şey değildir. Kısacası dinler, İlkbahar-Sonbahar değişimini Persephone'un kaçırılışına bağlayan kozmik mitosla aynı soydandır. Ve benim düşünceme göre, mitos'un tek tanrıcı bir şekilde kılık değiştirmesi ile birlikte günümüz büyük dinleri olan, Hıristiyanlık, İslamiyet gibi dinler ortaya çıkmıştır.

Ahlaki Temeller:


Evrim boyunca en yakın akrabalarımız insansı maymunlardan olan primatlar arasında zamanla gelişen toplumsallaşmaları sonucunda edindikleri duygular, bugünkü modern insanın kullandığı temel duygulardır. Bu açıdan bakıldığında, dinlerde ve bu dinleri benimseyen insanlarda görülen en giderilmesi güç tarzdaki, başka küçümseyici ve dışlayıcı eğilimlerden biri de; evrimsel sürecinde yalnızca düşünme yetisini kazanarak diğer canlılardan farklılaşan insan türünü, yani kendisini, morfolojik anlamda canlılık hiyerarşisinin en üst tepesine taşıyarak, hayvanların ve diğer canlıların aptal olduğu üzerine düşünüp; üstelik bunu bir de kendisine göre bütün yönüyle bir üstünlük kanıtı varsayarak, uygar bir insanın tarafsız ve adil yönünü, doğa halindeki eşitlik ruhunu reddetme gafletiyle birleştirmiş olmalarıdır.

Peki, o halde, doğru-yanlış veya iyi-kötü gibi yargılar nereden gelir? Bunların, maymunsu dürtülerin ve evrim sürecinde kazandığımız toplumsal duyguların ürünleri olduğu açıktır. Sonra da kültür olgusu ile gelişirler. Cinsel kıskançlık olgusunu düşünelim mesela. Birbirlerine karşı oldukça sahiplenici davranan primat atalarından oluşan uzun bir soy hattına sahibiz. (O zamanlar herkes kıllarla kaplıydı ama olsun.) Bu sahiplenme özelliği, kültürel etkilerle şekillendirilir ve ortaya evlilik kurumu gibi bir şey çıkar. İşte burada biyolojik evrimin başka çarpıcı bir önemini daha fark ediyoruz. Yani evrim gibi bilimsel bir teoriyi kabul etmeyi mutlak olarak reddetmekle, evrimsel süreci ve insanın gelişim aşamalarını görememekle hiç de sağduyulu bir karar alınmış olunmadığı durumu ortaya çıkıyor. Söz gelimi, yaratılışı kabul eden yaklaşımlar açısından, ilk bakışta insanın aklını henüz kullanamadığı safhaları aklımızın bir kenarında tutarsak eğer o halde diğer canlılarla kıyaslama yapma spektrumunun daha da daralmış olduğu çıkarımına varılıyor. Bu da, yaratılışçı fikirlerin tam anlamıyla, tüm çelişkili yönleriyle bizatihi tersyüz edilmesiyle sonuçlanmış oluyor ki buradaki ince fakat oldukça vurucu detaylar üzerinde zihnimizi bir süre dikkatle gezindirerek meşgul etmemiz gerekiyor.
Bir anlığına, ahlakınızı size ancak din sağlayabiliyor diyelim. Kişiyi sonsuz yaşam vaadi ile ayartıp, "emir/yasa/buyruk" etrafında dönen sözde bir ödül-ceza döngüsü belirleniyor. Gelinen sonuç; bir şey kutsal metinlerde yazıyorsa eğer kişiye göre bu doğrudur: "Kuran'da yazıyor ki insanları kırmak günahmış, o zaman insanları kırmamalıyım." Ahlaki bir davranışı yerine getirip getirmemenin burada olduğu gibi nedeninin yalnızca sevap ve günah ilkesine bağlı olarak değişmesi ve bunun da bize yalnızca yazı-tura atmak kadar şans bırakmasından ileri gelen, insanlık dramının bu fiyasko kitapları, bireyleri bence, "salt iyiyi isteme"den ve ahlaki olandan da oldukça uzaklaştırıyor. Bir taraftan, ahlakın temelinin Kalvinizm'de yattığına inanan görüşler bile var. Burada dinlerin yaptığı, kutsal metinlerdeki bütün çelişkileri görmezden gelip, hiçbir dayanağı olmayan bilgileri sorgusuzca kabul etmemizi ve hiç yalan söylemeyen doğadan gerçekleri okumamızı engellemeyi istemektir. Çünkü doğadan gelecek olan her şey doğru olacaktır.
Örneğin, ahlaki değerlerle alakalı olarak, "büyüklerine saygılı ol" buyruğu aslında anlamı bakımından koşullu bir buyruktur. Çünkü buyruğa dikkat edilirse "Eğer büyüklerine  saygılı olursan bu işten sen kazançlı çıkarsın, seni severler, gözetirler, isteklerini onlara daha kolay kabul ettirebilirsin." tarzında bir içerik taşımaktadır.

Kişi saygı göstermeyi onlar tarafından sevilmek, kayrılmak gibi bir takım çıkarlı koşullara bağlı olarak yapıyor olabilir. Kant'a göre böyle bir eylem kötüdür çünkü niyetini yarar, çıkar taşıyan bir koşula göre bağlamış ve o koşulu gerçeklendirmenin peşinden gitmiştir. Oysa saygı göstermek bir insanlık ödevidir ve bir koşula bağlı olarak gerçekleştirilemez. Örneğin ateizmin zarar verilemez bütün yapısı onun felsefesi, materyalizmi ya da doğallığıdır. Felsefe dünyayı olduğu gibi görür. Dünyayı anlarken bunu Bilimin ve sosyal deneyimin ışığı altında yapar.

Ahlaki İkilemler Ve Bilimin Tesellisi:


Bilinç sahibi canlılar olan insanlar, tanrılar ve dinlerinin olmadığı bir evren modelini kabul ettikleri anda, kendi ahlaki yaşamlarındaki pusulayı nasıl belirleyeceklerdir? Ya da daha önemli bir ayrım yaratmak istersek eğer; insan, Tanrı'nın yardımı olmaksızın iyi bir davranış sergileyebilir mi? Her ne şekilde olursa olsun, seküler ahlaki rölâtivistlerin bakış açısı içerisinde de ahlaki doğrulukları belirlemek elbette güçtür. Fakat bir şekilde yine bilimsel bakış açısı içerisinde “Nasıl yaşamalıyız? Ne yaşamaya değer? İyi bir hayat nelerden oluşur?” gibi kritik sorulara karşılık, bir anlamda tatmin edici yanıtlar bulunabileceğini savunuyorum. Bu düşünce birden bizi, “sonuççuluk” gibi bir ilkeye götürecektir. Fakat ahlak felsefesindeki birçok kavram ve ayırt edici unsur, ahlaki doğruluk konusunu bilimsel bakış açısı içerisinde düşünmemize engel olmuştur. Bu yüzden tam olarak “sonuççuluk” la aynı çizgide olmayan, daha derine uzanan, bilimsel bir ahlaki peyzaj çizilebilir. Çünkü sonuççuluğun içerdiği sorunlardan birisi insanların, neyi sonuç olarak tanımlanabileceği konusunda çok yaratıcı düşünemiyor olması. Dolayısıyla çoğumuzun duymuş olduğu klasik “Cankurtaran Sandalı Etiği” ya da “Tramvay İkilemi” gibi ikilemler ortaya çıkıyor.

Mesela, eşine az rastlanır bir biçimde çözüm önerileri olan ve bu fikirleri yüzünden büyük tepkiler alan G. Hardin 'in kendine özgü bir çözüm önerisi bulunmaktadır. "Cankurtaran sandalı etiği" ismini verdiği bu metaforunda, eğer zengin ülkeler taşıma kapasitesi sınırlı sandallarına batmak üzere olan yoksul insanları almak isterlerse, sandaldaki herkes batacaktır. Bu yüzden Hardin, cankurtaran sandalına hiç kimsenin alınmaması gerektiğini savunur. Ona göre  bu en güvenilir yoldur. Çünkü 10 kişinin daha sandala alınması güvenlik payını yok edeceği için, sandaldakilerin de hayatını tehlikeye atacaktır. Sandaldakiler ancak bu koşulda hayatta kalabilirler. Bunun hümanistlerin hoşuna giden bir seçenek olmadığının farkındadır. Bu iyi insanlara Hardin, sandaldan inip gelenlere yer vermesini önerir. Böyle yapılması durumunda vicdan azabı çeken "iyiler" inecek, yerlerine vicdan azabı çekmeyen insanlar gelecektir. Sonuçta yer değiştirme halinde de "sandalın etiği" değişmeyecektir. Kısacası bu durum, yolu denize kum atarak doldurmaya benzer. Bazı insanları ölüme terk etmek, uzun vadede daha çok insanın ölmesini önleyecektir.

Elbette bu düşünce birçok tepkilere de yol açmıştır. Özellikle sıkı bir faydacılık perspektifinden konuya bakan Peter Singer, Hardin'in tersine zengin ülkelerin fakirlere ve açlık çekenlere yardım etme yükümlülüklerinin olduğunu savunur. Fakat Hardin'e göre bu dış yardım, yoksul sandallarının sayısını arttırmaya yarar sadece. Bir zengin sandalında nüfus 87 yılda ikiye katlanırken fakir sandalında 21 yılda ikiye katlanmaktadır. Dış yardım uzun erimde yoksulların çıkarına değildir. Yoksullar hızla ürediği için, dış yardımlar yoksulların daha fazla artmasına yol açacaktır. Yardım yoksul sandalının taşıma kapasitesini yapay olarak arttırmaktır sadece. Besin gelince doğum oranları yükselir, nüfus çoğalmaya başlar. Bu kez ilkinden daha fazla yardım yapılması gerekir. Bu bir çıkmaz olarak sürüp gider. Yardım politikalarının sonu yoktur. Yani hala yolu denize kum atarak doldurma durumu ile karşı karşıyayızdır. Bir başka etik metaforu da "Tramvay İkilemi" örneğinde mevcuttur. Bu ikilemler oldukça ikircikli konulardır ve sonuna kadar da çözülmeyi beklemektedirler.


Buraya kadar hiçbir iddia, Bilimin bu gibi bütün ahlaki ikilemleri çözeceğini, hatta bilim insanları ve felsefecilerin çiftçiler ya da marangozlardan daha bilge olduklarını ileri sürmez. Ama bizim sosyalliğimizin doğasının daha derin anlayışının belli uygulamalarımıza, kurumlarımıza, geleneklerimize ışık tutabileceği, onları daha bilgece düşünmemize sebep olabileceği ihtimaline açık olmamız gerektiğini ileri sürer. Çünkü Bilim, tüm hüsnükuruntulara son verir. Bilimde belirli bir temsil edilebilirlik yoktur: kurbanlık hayvanlar gibi Tanrı'ya da kesinlikle yer yoktur. Temsil edilebilirlik evrensel bir işlevselliğe dönüşür. Atom temsili olarak değil, maddenin numunesi olarak parçalanır ve tavşan temsili olarak değil, görmezden gelinen salt bir örnek olarak laboratuarın çileli yollarından geçer. Bilim ara sıra umutlara ağır hipotezlerle karşılık verir, ama sonunda bunların da açıklamalar için yeterli olmadığını kabullenir. Bilim, saçma soruları hemen göz ardı edeceği yerde, bir gün bir dâhinin çıkagelip tasarılarıyla doğru yanıtı bulacağını hayal eden sıradan insanın beklentilerini doğrulamıştır. Dinler tarafından dünyaya hükmetme olasılığına duyulan sarsılmaz güven, daha kurnaz olan bilim sayesinde ancak gerçekçi bir dünya egemenliğine tekabül eder.

Aydınlanmanın en büyük armağanı rasyonalizm ve rasyonalizmin ilerleme düşüncesine duyduğu inançla şekillenen vizyon, akla duyulan güven sayesinde, bilimsel bilgi artışıyla her geçen gün dünyanın daha fazla açıklanabileceği, bilinebileceği düşünceleriyle perçinlenir. Böylece insan aklı giderek önyargılardan, batıl inançlardan, buna bağlı gereksiz hiyerarşilerden kurtularak rasyonel biçimde örgütlenebilen bir toplumsal modeli gerçek hale getirebilir. Yanlışlığı kanıtlarla çürütme şansı verildiği zaman, doğruluk en hızlı bir biçimde keşfedilir. Bilimsel görü bunu uslar. Çünkü gerçekler, dinlerdeki gibi var olan tüm dar görüşlü fikirlerden sıyrılarak var olmak zorundadır. Keşfetmemiz ve farkına varmamız gereken, insanlığın refahına ilişkin gerçek soruları yanıtlayan verilerdir. Ve amaç da, ortak değerlere dayanan küresel bir medeniyet kurmak olmalıdır. Bunu yaparken de kullanmamız gereken tek aracın, samimiyetle, dürüstçe ve akıllıca yapılan bir araştırma olduğunu düşünüyorum. Ve eğer dinler, evrendeki herhangi bir konuda haklı çıkarsa, tamamen şans eseridir.

Ve son olarak kesin bir şey var ki, ahlaki, etik ve insanı ilgilendiren diğer bütün değerlerin 14 asır öncesinin kurallarına göre işlemediğini mutlak bir şekilde kabul etmek durumundayız. Günümüzde, yani bilgi çağında, sinir sistemimizin ve aklımızın tüm evreni bir ağ gibi sarabilmekte olduğunu artık biliyoruz. Evreni, yaşadığımız gezegeni olanca açıklığıyla kavrayabiliyoruz. Bunun anlamı şu ki; bütün evreni, bütün bu dünyayı anlamanın değerine başvurmak zorundayız. Bunu yapmalıyız, çünkü bizler müthiş bir tesadüfün akıl almaz uçlarındaki düşünen canlılarıyız. Düşünmeyle, akıl yolu ile bilimin bize sağladığı anlayış ve algılama perspektifi ile varlığımızın en derin sorularına, ontolojik ve rasyonel bir şekilde yaklaşmamızı mümkün kılan bilimsel bakış açısı; insanoğlunun kendi varlığının en uç noktasına ve daha fazlasına ulaşabilmesini ekseriyetle mümkün kılıyor.



- İlker Çağatay AŞIK.

_________________________________


http://ilkercagatayasik.blogspot.com

https://twitter.com/IlkerCagatay