13 Kasım 2013 Çarşamba

"Akıl Çağında İnancın Eleştirisi": Bölüm - 2-



                                       
 
The Thinker in The Gates of Hell at the Musée Rodin
          

   "Akıl Çağında İnancın Eleştirisi": Bölüm - 2-



Ortaçağ'da bir kız aşka düştüğünde fani aşkın bir günah olduğuna ve bu yüzden kutsal olana inanırdı. Akla dayanan temeller üzerinde her şeyi yeniden kurmak için var olan her şeyi yıkmak gerekir. Eski tip inançları, Ortaçağ tipi hüsnükuruntuculuğu ve bu ideolojileri süpürüp yenisini kurmak da, zihinsel putlarından kurtulmuş, akıl sahibi bilge kanun koyucuların, insanların işidir; yoksa hayatını düzenlerken ahlak kurallarını rüzgârın içindeki bir sesten alan birinin işi değil. Kant'a göre dinin ahlak bakımından en önemli sorunlarından birisi insanın doğasındaki kötünün kaynağı üzerinedir. İnsanların tek tek yaşamları incelendiğinde ya da insanlık tarihine göz atıldığında, ahlak yasasına karşı hareket edildiği, bu yasanın sık sık çiğnendiği görülür. Kant'a göre insanlarda duyulardan gelen isteklerin ahlak buyrukları karşısında ağır basması eğilimi vardır.

İslam’ın gerektirdiği gibi, kutsal metinlere uymayan masum insanların, Müslümanlarca kafalarının acımasızca kesildiği ya da 11 Eylül olayındaki gibi binalara uçaklarla çarpıldığı bir dünyada, başka birilerinin, "bu benim dinim değil" serzenişlerini oldukça tuhaf buluyorum.  Dinleri kendi içlerinde bir "tabu" haline getiren kişiler, ahlaki yaşamında bir dayanak olarak gösterdiği kutsal kitabındaki bazı ayetleri ve hadisleri ya bilmiyordur ya hiç okumamıştır. Ya da açıkça yalan söylüyordur. "Bu benim dinim değil" derken, savunulan fikrin içeriğinin de iyi kavranılması bir şart haline geliyor. Büyük yanılgılardan biri; 14 asır önce yazılan ve ahlak emsali kesilen metinlerin, günümüz bilgi ve akıl çağı insanı için bir "doğru yaşama kılavuzu" niteliğinde olduğu "yanılgı"sında olmaktır. Oysa insanın akıldan başka bir kılavuza ihtiyacı yoktur. En büyük ahlak kuralı olan ve ismine "empati" adı verilen, "kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, karşındakine de öyle davran" ilkesinden öte, bağımsız ve daha derine uzanan bir ahlak kuralı olamaz. Ahlakını dinlerden alan, özellikle İslamiyet'ten alan insanların, iyi'yi neden yaptıkları kendilerine sormaları gereken kritik bir sorudur. Kant'ın en büyük ahlak kuralı olarak gördüğü "iyiyi isteme" kuralının, dinlerde hiç de geçerli olmadığını bilmemiz gerek. Birçok durumda dinin
insanlara iyi davranmaları için kötü sebepler verdiği görülür, iyi sebepler durmasına karşın. Buna eleştiri olarak, sevimli ve masum bir kediyi sevme ve onu öldürmek istememe düşüncemiz, öldürmenin kutsal kitaplarda günah ve kötü olduğunun yazması yüzünden değildir, öldürmenin kendi içerisinde bizatihi kötü olmasıyla alakalıdır. Ya da Hıristiyanlıktaki gibi bir kadına şehvetle bakan bir kişinin zina etmiş sayılması veya kişinin sarf ettiği her sıradan sözün hesabını tutması gerektiğini söylemesi bir ahlak kuralı olarak gündeme getirilirken, biz bunu hayatta zaten gerçekleşmiş olan şeylerin hata payı olmaksızın bütünsel olarak hatırlanması şeklinde algılarız. 


Ahlakın canlılarda doğuştan içkin olduğu ve ahlaki bir organa sahip olunduğu neredeyse kesinken, tehditkâr dinlerin ise ahlak dehası kesilmesi son derece gülünç olmaktadır. Dini ritüellerin bir parçası olagelmiş insan kurbanına dair pek çok örneği, propagandaya zafiyeti, şoven duygularla savaşa gitme istekliliğini, kadınların toplumdaki konumuna dair farklı kültürlerdeki ahlaki göreneklerin anlaşılması zor değişkenliği, engizisyonu, savaşlardaki işkenceleri ve en dikkate değeri soykırımları (pogrom) düşünün: Yahudiler, Tutsiler, Lehler, Litvanyalılar ve Amerikan yerlilerine uygulanan katliamlar bunlardan sadece bir kaçı. Ne yazık ki bu uygulamaların pek çoğu yönetimlerin ve dinlerin teşvik ve cesaretlendirmesiyle gerçekleşmiştir. Örneğin Hıristiyanlık, tek bir insanın (İsa) kurban edilişini sanki eylemin kendisi işe yarayan bir şeymiş gibi göklere çıkaran bir dindir. Çünkü kurban kurumunun kendisi tarihsel bir facianın işareti, insanlarla doğanın eşit ölçüde maruz kaldığı bir tahakküm edimidir. Bu, insanların kurban edilmesi ile yamyamlık arasında bir ayrım yapmanın neredeyse imkânsız olduğu “arkaik” (Tarih öncesi) yoksunluk durumudur.
Cezalandırmayı intikam alma olarak görmeyenler, bu düşüncelere şiddetle karşı çıkacaklardır. Çünkü ölüm cezasına karşı çıkılmasının ana nedenlerinden birisi budur. Cezalandırma intikam almaya değil, suçu önlemeye, suçluları rehabilite etmeye yöneltmelidir. Ölüm cezasıyla öldürülen kişinin öğreneceği bir şey yoktur. Peki, özgür ve bir akla sahip bu suçlu bireyin değişme ve iyileşme umudunun ortadan kaldırılması iyi bir fikir midir? Düzgün işleyen ahlak organından (içkin ahlak) beklenenden ziyade, "dinler ve yönetimlerin aktardığı açıkça telaffuz edilen emirlere yatkın gözüktüğü sonucuna varmaktan insan kendini alıkoyamıyor.

Mitolojik Gerekçelendirmeler:


Dinler aslında içten içe günahın yeryüzüne inerek, tüm yaratılışın anlamı olduğunu vurgular durur ve her bir şeyi bu kapsamda değerlendirmenin kurnazlık dolu kolaylığına başvurmakla yetinir. Çocuğunun cehenneme gittiğine inanan bir babanın çekmiş olduğu müthiş ıstırabı düşündüğümüzde, bu bile bize dinler hakkındaki tehlikeli düşünceler ile ilgili fikirler verebilir. Akıllıca ve üzerine düşünülmüş bir ahlaktan söz edeceksek eğer, bunun taban tabana zıt sayılabileceği en akılsızca hareket olarak; bir kişi günahkâr mı, suçlu mu, yoksa iyi mi diye, din kitaplarına bakıp karar vermek kadar akılsızca bir şey yoktur.

Bu tür hamleler aslına bakarsak, tarihte çok daha geride yer alan, mitolojik dönemlerin "mit" haline gelmiş hikâyelerinde çok önceleri zaten gerçekleşmiştir. Örneğin Tepoztlánlar halkının yaşadığı dünya; iyi niyetlerini kazanmak, koruma sağlamak için yatıştırılması gereken saldırgan güçlerle ve cezalar uygulayan şahsiyetlerle doludur. El Tepozteco eğer ihmal edilirse yağmuru engeller, "Lis aires", yani suda yaşayan ruhlar kendilerini gücendirenlere hastalık gönderirler, "Naguales" yani şeytanla işbirliği yapan insanlar, gece kötülük yapmak için domuz ya da köpeğe dönüşebilirler. Bir takım tehdit dolu Katolik figürler de vardır. Tanrı sevmekten çok cezalandırır, çoğu talihsizlik Tanrı'ya atfedilir. Tanrı'nın iyi şans getirdiği nadiren görülür. Diğer pek çok toplumda ise, insanlar bazı rakamları, günleri ya da durumları uğur veya uğursuzluk sayarlar. 


Daha çarpıcı bir örnek ise Hintlilere aittir. Hintliler arasında Tanrı Vishnu ya da Krishna'yı -evrenin lordunu- temsil eden 'Jagannatha', yani Tanrı'nın imgesi her yıl inançlı kalabalıklar arasında danslar ve davullar eşliğinde bir geçit töreniyle sokaklarda gezdirilirdi. O zamanlarda daha erken selâmete kavuşmak amacıyla inananların ölümle karşı karşıya gelmek için kendilerini devasa tören arabasının tekerlekleri altına atmaları gerektiğine inanılırdı. Burada körü körüne bir bağlılık ve aldanmayı gerektiren karşı konulmaz bir güç olarak Tanrı'nın imgesi 'Jagannatha' nın, büyük bir tehlikenin nedeni olduğunu görüyoruz. Bu karşı konulmaz güç imgesi, yani günümüzde “Juggernaut” olarak bilinen güç makinesi, yarattığı tehlike ve güven hissiyle birlikte heyecan dolu hız trenini akla getirir. Ancak dinler ve olası etkileri bu hız treni gibi kontrol edilebilir ve hareketi önceden tahmin edilebilir değildir. Biz, Jagannatha'ya kendini adayanlar gibi buna benzer aslında mitos kaynaklı günümüz dinlerinin gücü ve cenneti içine çekilmiş durumdayız.

Her nasılsa, inançları gereği bu gibi korkunç sayılabilecek davranışlar sergileyen insanlar, size bu davranışlarını her zaman mantıklı göstermek için bir neden öne sürerler. Bu tarzdaki davranışların arkasında "kalıntılar" dediğimiz değişmez eğilimler yer almaktadır. Aynı zamanda tüm bunlar, insan aklının varlık yapısından kaynaklanan, bitmek tükenmek bilmeyen korku ve endişelerinin olası birer yansımalarından başka bir şey değildir. Kısacası dinler, İlkbahar-Sonbahar değişimini Persephone'un kaçırılışına bağlayan kozmik mitosla aynı soydandır. Ve benim düşünceme göre, mitos'un tek tanrıcı bir şekilde kılık değiştirmesi ile birlikte günümüz büyük dinleri olan, Hıristiyanlık, İslamiyet gibi dinler ortaya çıkmıştır.

Ahlaki Temeller:


Evrim boyunca en yakın akrabalarımız insansı maymunlardan olan primatlar arasında zamanla gelişen toplumsallaşmaları sonucunda edindikleri duygular, bugünkü modern insanın kullandığı temel duygulardır. Bu açıdan bakıldığında, dinlerde ve bu dinleri benimseyen insanlarda görülen en giderilmesi güç tarzdaki, başka küçümseyici ve dışlayıcı eğilimlerden biri de; evrimsel sürecinde yalnızca düşünme yetisini kazanarak diğer canlılardan farklılaşan insan türünü, yani kendisini, morfolojik anlamda canlılık hiyerarşisinin en üst tepesine taşıyarak, hayvanların ve diğer canlıların aptal olduğu üzerine düşünüp; üstelik bunu bir de kendisine göre bütün yönüyle bir üstünlük kanıtı varsayarak, uygar bir insanın tarafsız ve adil yönünü, doğa halindeki eşitlik ruhunu reddetme gafletiyle birleştirmiş olmalarıdır.

Peki, o halde, doğru-yanlış veya iyi-kötü gibi yargılar nereden gelir? Bunların, maymunsu dürtülerin ve evrim sürecinde kazandığımız toplumsal duyguların ürünleri olduğu açıktır. Sonra da kültür olgusu ile gelişirler. Cinsel kıskançlık olgusunu düşünelim mesela. Birbirlerine karşı oldukça sahiplenici davranan primat atalarından oluşan uzun bir soy hattına sahibiz. (O zamanlar herkes kıllarla kaplıydı ama olsun.) Bu sahiplenme özelliği, kültürel etkilerle şekillendirilir ve ortaya evlilik kurumu gibi bir şey çıkar. İşte burada biyolojik evrimin başka çarpıcı bir önemini daha fark ediyoruz. Yani evrim gibi bilimsel bir teoriyi kabul etmeyi mutlak olarak reddetmekle, evrimsel süreci ve insanın gelişim aşamalarını görememekle hiç de sağduyulu bir karar alınmış olunmadığı durumu ortaya çıkıyor. Söz gelimi, yaratılışı kabul eden yaklaşımlar açısından, ilk bakışta insanın aklını henüz kullanamadığı safhaları aklımızın bir kenarında tutarsak eğer o halde diğer canlılarla kıyaslama yapma spektrumunun daha da daralmış olduğu çıkarımına varılıyor. Bu da, yaratılışçı fikirlerin tam anlamıyla, tüm çelişkili yönleriyle bizatihi tersyüz edilmesiyle sonuçlanmış oluyor ki buradaki ince fakat oldukça vurucu detaylar üzerinde zihnimizi bir süre dikkatle gezindirerek meşgul etmemiz gerekiyor.
Bir anlığına, ahlakınızı size ancak din sağlayabiliyor diyelim. Kişiyi sonsuz yaşam vaadi ile ayartıp, "emir/yasa/buyruk" etrafında dönen sözde bir ödül-ceza döngüsü belirleniyor. Gelinen sonuç; bir şey kutsal metinlerde yazıyorsa eğer kişiye göre bu doğrudur: "Kuran'da yazıyor ki insanları kırmak günahmış, o zaman insanları kırmamalıyım." Ahlaki bir davranışı yerine getirip getirmemenin burada olduğu gibi nedeninin yalnızca sevap ve günah ilkesine bağlı olarak değişmesi ve bunun da bize yalnızca yazı-tura atmak kadar şans bırakmasından ileri gelen, insanlık dramının bu fiyasko kitapları, bireyleri bence, "salt iyiyi isteme"den ve ahlaki olandan da oldukça uzaklaştırıyor. Bir taraftan, ahlakın temelinin Kalvinizm'de yattığına inanan görüşler bile var. Burada dinlerin yaptığı, kutsal metinlerdeki bütün çelişkileri görmezden gelip, hiçbir dayanağı olmayan bilgileri sorgusuzca kabul etmemizi ve hiç yalan söylemeyen doğadan gerçekleri okumamızı engellemeyi istemektir. Çünkü doğadan gelecek olan her şey doğru olacaktır.
Örneğin, ahlaki değerlerle alakalı olarak, "büyüklerine saygılı ol" buyruğu aslında anlamı bakımından koşullu bir buyruktur. Çünkü buyruğa dikkat edilirse "Eğer büyüklerine  saygılı olursan bu işten sen kazançlı çıkarsın, seni severler, gözetirler, isteklerini onlara daha kolay kabul ettirebilirsin." tarzında bir içerik taşımaktadır.

Kişi saygı göstermeyi onlar tarafından sevilmek, kayrılmak gibi bir takım çıkarlı koşullara bağlı olarak yapıyor olabilir. Kant'a göre böyle bir eylem kötüdür çünkü niyetini yarar, çıkar taşıyan bir koşula göre bağlamış ve o koşulu gerçeklendirmenin peşinden gitmiştir. Oysa saygı göstermek bir insanlık ödevidir ve bir koşula bağlı olarak gerçekleştirilemez. Örneğin ateizmin zarar verilemez bütün yapısı onun felsefesi, materyalizmi ya da doğallığıdır. Felsefe dünyayı olduğu gibi görür. Dünyayı anlarken bunu Bilimin ve sosyal deneyimin ışığı altında yapar.

Ahlaki İkilemler Ve Bilimin Tesellisi:


Bilinç sahibi canlılar olan insanlar, tanrılar ve dinlerinin olmadığı bir evren modelini kabul ettikleri anda, kendi ahlaki yaşamlarındaki pusulayı nasıl belirleyeceklerdir? Ya da daha önemli bir ayrım yaratmak istersek eğer; insan, Tanrı'nın yardımı olmaksızın iyi bir davranış sergileyebilir mi? Her ne şekilde olursa olsun, seküler ahlaki rölâtivistlerin bakış açısı içerisinde de ahlaki doğrulukları belirlemek elbette güçtür. Fakat bir şekilde yine bilimsel bakış açısı içerisinde “Nasıl yaşamalıyız? Ne yaşamaya değer? İyi bir hayat nelerden oluşur?” gibi kritik sorulara karşılık, bir anlamda tatmin edici yanıtlar bulunabileceğini savunuyorum. Bu düşünce birden bizi, “sonuççuluk” gibi bir ilkeye götürecektir. Fakat ahlak felsefesindeki birçok kavram ve ayırt edici unsur, ahlaki doğruluk konusunu bilimsel bakış açısı içerisinde düşünmemize engel olmuştur. Bu yüzden tam olarak “sonuççuluk” la aynı çizgide olmayan, daha derine uzanan, bilimsel bir ahlaki peyzaj çizilebilir. Çünkü sonuççuluğun içerdiği sorunlardan birisi insanların, neyi sonuç olarak tanımlanabileceği konusunda çok yaratıcı düşünemiyor olması. Dolayısıyla çoğumuzun duymuş olduğu klasik “Cankurtaran Sandalı Etiği” ya da “Tramvay İkilemi” gibi ikilemler ortaya çıkıyor.

Mesela, eşine az rastlanır bir biçimde çözüm önerileri olan ve bu fikirleri yüzünden büyük tepkiler alan G. Hardin 'in kendine özgü bir çözüm önerisi bulunmaktadır. "Cankurtaran sandalı etiği" ismini verdiği bu metaforunda, eğer zengin ülkeler taşıma kapasitesi sınırlı sandallarına batmak üzere olan yoksul insanları almak isterlerse, sandaldaki herkes batacaktır. Bu yüzden Hardin, cankurtaran sandalına hiç kimsenin alınmaması gerektiğini savunur. Ona göre  bu en güvenilir yoldur. Çünkü 10 kişinin daha sandala alınması güvenlik payını yok edeceği için, sandaldakilerin de hayatını tehlikeye atacaktır. Sandaldakiler ancak bu koşulda hayatta kalabilirler. Bunun hümanistlerin hoşuna giden bir seçenek olmadığının farkındadır. Bu iyi insanlara Hardin, sandaldan inip gelenlere yer vermesini önerir. Böyle yapılması durumunda vicdan azabı çeken "iyiler" inecek, yerlerine vicdan azabı çekmeyen insanlar gelecektir. Sonuçta yer değiştirme halinde de "sandalın etiği" değişmeyecektir. Kısacası bu durum, yolu denize kum atarak doldurmaya benzer. Bazı insanları ölüme terk etmek, uzun vadede daha çok insanın ölmesini önleyecektir.

Elbette bu düşünce birçok tepkilere de yol açmıştır. Özellikle sıkı bir faydacılık perspektifinden konuya bakan Peter Singer, Hardin'in tersine zengin ülkelerin fakirlere ve açlık çekenlere yardım etme yükümlülüklerinin olduğunu savunur. Fakat Hardin'e göre bu dış yardım, yoksul sandallarının sayısını arttırmaya yarar sadece. Bir zengin sandalında nüfus 87 yılda ikiye katlanırken fakir sandalında 21 yılda ikiye katlanmaktadır. Dış yardım uzun erimde yoksulların çıkarına değildir. Yoksullar hızla ürediği için, dış yardımlar yoksulların daha fazla artmasına yol açacaktır. Yardım yoksul sandalının taşıma kapasitesini yapay olarak arttırmaktır sadece. Besin gelince doğum oranları yükselir, nüfus çoğalmaya başlar. Bu kez ilkinden daha fazla yardım yapılması gerekir. Bu bir çıkmaz olarak sürüp gider. Yardım politikalarının sonu yoktur. Yani hala yolu denize kum atarak doldurma durumu ile karşı karşıyayızdır. Bir başka etik metaforu da "Tramvay İkilemi" örneğinde mevcuttur. Bu ikilemler oldukça ikircikli konulardır ve sonuna kadar da çözülmeyi beklemektedirler.


Buraya kadar hiçbir iddia, Bilimin bu gibi bütün ahlaki ikilemleri çözeceğini, hatta bilim insanları ve felsefecilerin çiftçiler ya da marangozlardan daha bilge olduklarını ileri sürmez. Ama bizim sosyalliğimizin doğasının daha derin anlayışının belli uygulamalarımıza, kurumlarımıza, geleneklerimize ışık tutabileceği, onları daha bilgece düşünmemize sebep olabileceği ihtimaline açık olmamız gerektiğini ileri sürer. Çünkü Bilim, tüm hüsnükuruntulara son verir. Bilimde belirli bir temsil edilebilirlik yoktur: kurbanlık hayvanlar gibi Tanrı'ya da kesinlikle yer yoktur. Temsil edilebilirlik evrensel bir işlevselliğe dönüşür. Atom temsili olarak değil, maddenin numunesi olarak parçalanır ve tavşan temsili olarak değil, görmezden gelinen salt bir örnek olarak laboratuarın çileli yollarından geçer. Bilim ara sıra umutlara ağır hipotezlerle karşılık verir, ama sonunda bunların da açıklamalar için yeterli olmadığını kabullenir. Bilim, saçma soruları hemen göz ardı edeceği yerde, bir gün bir dâhinin çıkagelip tasarılarıyla doğru yanıtı bulacağını hayal eden sıradan insanın beklentilerini doğrulamıştır. Dinler tarafından dünyaya hükmetme olasılığına duyulan sarsılmaz güven, daha kurnaz olan bilim sayesinde ancak gerçekçi bir dünya egemenliğine tekabül eder.

Aydınlanmanın en büyük armağanı rasyonalizm ve rasyonalizmin ilerleme düşüncesine duyduğu inançla şekillenen vizyon, akla duyulan güven sayesinde, bilimsel bilgi artışıyla her geçen gün dünyanın daha fazla açıklanabileceği, bilinebileceği düşünceleriyle perçinlenir. Böylece insan aklı giderek önyargılardan, batıl inançlardan, buna bağlı gereksiz hiyerarşilerden kurtularak rasyonel biçimde örgütlenebilen bir toplumsal modeli gerçek hale getirebilir. Yanlışlığı kanıtlarla çürütme şansı verildiği zaman, doğruluk en hızlı bir biçimde keşfedilir. Bilimsel görü bunu uslar. Çünkü gerçekler, dinlerdeki gibi var olan tüm dar görüşlü fikirlerden sıyrılarak var olmak zorundadır. Keşfetmemiz ve farkına varmamız gereken, insanlığın refahına ilişkin gerçek soruları yanıtlayan verilerdir. Ve amaç da, ortak değerlere dayanan küresel bir medeniyet kurmak olmalıdır. Bunu yaparken de kullanmamız gereken tek aracın, samimiyetle, dürüstçe ve akıllıca yapılan bir araştırma olduğunu düşünüyorum. Ve eğer dinler, evrendeki herhangi bir konuda haklı çıkarsa, tamamen şans eseridir.

Ve son olarak kesin bir şey var ki, ahlaki, etik ve insanı ilgilendiren diğer bütün değerlerin 14 asır öncesinin kurallarına göre işlemediğini mutlak bir şekilde kabul etmek durumundayız. Günümüzde, yani bilgi çağında, sinir sistemimizin ve aklımızın tüm evreni bir ağ gibi sarabilmekte olduğunu artık biliyoruz. Evreni, yaşadığımız gezegeni olanca açıklığıyla kavrayabiliyoruz. Bunun anlamı şu ki; bütün evreni, bütün bu dünyayı anlamanın değerine başvurmak zorundayız. Bunu yapmalıyız, çünkü bizler müthiş bir tesadüfün akıl almaz uçlarındaki düşünen canlılarıyız. Düşünmeyle, akıl yolu ile bilimin bize sağladığı anlayış ve algılama perspektifi ile varlığımızın en derin sorularına, ontolojik ve rasyonel bir şekilde yaklaşmamızı mümkün kılan bilimsel bakış açısı; insanoğlunun kendi varlığının en uç noktasına ve daha fazlasına ulaşabilmesini ekseriyetle mümkün kılıyor.



- İlker Çağatay AŞIK.

_________________________________


http://ilkercagatayasik.blogspot.com

https://twitter.com/IlkerCagatay

22 Ağustos 2013 Perşembe

"Akıl Çağında İnancın Eleştirisi": Bölüm -1-





                                 "Akıl Çağında İnancın Eleştirisi": Bölüm -1-




Kendi adıma ve eğer özverili bulunacaksa başkaları adına da belirtecek olursam; ahlaki ve düşünsel anlamda büyük bir üzüntü ve endişe duymamı gerektiren en tehdit eder türdeki bağnazlıkların, dinlerle alakalı olduğunu söylemeliyim.

Çünkü yalnızca kendimiz veya bir başkası için değil, bana kalırsa yaşadığımız bütün bir hayatın değerini anlamaya başvurma yolundaki en hüsrana uğratıcı, şaşkınlık verici engeller dinlerden gelmektedir. Ve bilginin, aydınlanmanın gerçek düşmanı saydığım bu masalsı ve vasat öğretiler karşısında, güçlü bir duruş ve akılcı bir tavır sergileyemememizin nedeninin de, kendimizi akılcı düşünmekten alıkoymamız olduğunu düşünüyorum.

Akıl bize yaşadığımız dünyaya anlam vermemizi mümkün kılacak kaynakları sağlar. Bu yüzdendir ki doğanın yasasını oluşturan da ahlaki melodidir. Ahlak söz konusu olduğunda öncelikle şu ana kadarki tüm bildiklerimizi unutup, bir kenara bırakmalıyız. Ahlak, kişinin kendisine göre olan bireysel eylemidir ve eğer evrensel olandan bahsedeceksek bu da "etik" yolu  ile gerçekleşmelidir.
Yine İnanç da kişinin kendisine göre olan bireysel eylemidir. Dinler, bu bireysel eylemi gerçekleştirmek için ahlakı öne çıkarır; ancak bu vaaz verme, nutuk atma, baskı kurma gibi kuru bir ahlakçılıktan öteye gitmez.

Diğer yandan ise bilimsel düşünmenin ve bilimsel bir bakış açısına sahip olmanın önemli bir yanı var. Bilim kuşatıcıdır. Bilim, yanlışlar yaparak, yanlışlarından yola çıkarak en doğruya ulaşmaya çalışmak gibi akılcı bir ilkeyi benimser.
Bilim insanları her şeyden önce düşüncelerini türettikleri kaynağın sağlam bir kaynak olup olmadığını araştırmalıdır. Bu araştırmayı yaparken de geleneğin biriktirdiklerine değil; fakat aklın kurallarına uyum gösterilmelidir. Aklın kurallarından anlamamız gerekeni de ancak bilgelik, bilgece düşünce ile bulabiliriz; yoksa toplumun kemikleşmiş önyargıları ile değil. 

Dünyada bilimin nüfus edemediği hiçbir varlık yoktur;  ama bilimin nüfus edebildiği şey varlık değildir. Dinlerin hedefi, bilimde olduğu gibi yeni olan değildir. Bu yüzden dinler hiçbir yeni olanın bilgisine erişemez, çünkü yalnızca ezelden beri insana, nesneye yüklemiş oldukları anlamı yineler durur. Daha bir saniye öncesinde farklıyken hemen bir saniye sonrasında daha farklı olan insan hakkında, hiçbir nesnel bilgiye, yargıya ve düşünceye sahip değildir.

Aydınlanma düşüncesinde metafizik reddedilmiştir. Metafiziğin reddedilmesi de geleneksel otoritelere, özellikle bilgiyi tekelinde bulunduran tutucu bir otorite olan Kiliseye karşı muhalefeti gerektiriyordu. Bu çerçevede Aydınlanma düşüncesinde toplumun yönetilmesinde dini ilkelerin değil, akılcı ve bilimsel ilkelerin geçerli olması gerektiği düşüncesi egemendir. Böylece Aydınlanma düşüncesi ile birlikte doğaüstü olanın yerini doğal olan, dinin yerini Bilim, bilginin kaynağı olarak Tanrı buyruklarının yerini doğa yasaları, bilgiyi üretenler olarak da din adamlarının yerini Bilim insanı ve düşünürler almıştır. 


Eğer yapabilirsem buradan itibaren gerçekleştirmeye çalışacak olduğum şey, dinlerin insanı, nasıl da tehlike canlılara dönüştürerek vahşete sürüklediğini, toplumsal refahı hiçe sayarak ahlaki düzeydeki doğuştan gelen tüm saf yanımızı yok ettiğini ve zihinsel fonksiyonlarımızı neredeyse alaşağı ederek nasıl da sorgusuz sualsiz, hali hazırla yetinen bireyler yarattığını ve bunun etkilerini hem bilimsel yoldan, hem de felsefenin kutsal sayılabilecek yardımlarına başvurarak kanıtlamaya çalışmak olacak.

İş öyle ki, bizimkisi gibi bir ülkede, kendi görüşüme göre insanlığı en derinden sarsan dinlerin başında yer aldığını düşündüğüm, İslamiyet'ten konuya başlamak yerinde olabilir.

Öncelikle insanın sahip olduğu duyu, duygu ve akıl gücünü kullanarak doğru bilgilere ulaşabileceğini vurgulayan İslâm dini, buna karşılık sırf atalarından öğrenildiği için herhangi bir inceleme, değerlendirme ve temellendirme yapmaksızın sorgulamadan taklit edilen bilgilerle hak inanç ve doğru davranışa ulaşılamayacağını ısrarla vurgular. Örneğin Kur'an-ı Kerim, körü körüne inanmayı istemez. Sık sık şu hitapları tekrarlar: Bakın, görün, düşünün, sorgulayın, ibret alın, aklınızı işletin. Ortaçağda İslam felsefecileri tarafından Kur'anın argümanlarının daha en başında yetersiz bulunmasıyla karşı ve lehde olmak üzere birçok görüş ortaya atılmıştır. Örneğin alemin ezeli olduğunu, dolayısıyla evrenin bir yaratıcısının bulunmadığını ileri süren Dehriyye akımı, adını 'başlangıcı ve sonu olmayan zaman" anlamındaki "dehr" kelimesinden alan Ateist ve materyalist bir felsefe okuludur.
"Dediler ki hayat ancak yaşadığımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız, bizi ancak zaman(dehr) helak eder, yorar." (Casiye 45/20) 
Bu ekolün en büyük temsilcisi olan İbnu'r-Râvendî, insanın akıldan başka bir kılavuza ihtiyacı olmadığı iddiasıyla peygamberlik, mucize, din ve ibadetlerin anlamsız-gereksiz olduğunu ileri sürmüştür.

“Tabiyye” akımı ise bir yaratıcının var olduğunu yadsımayan ancak peygamberlik ve din kurumlarını red eden deist bir yaklaşımdır. En büyük isimlerinden Ebu Bekir Razı; akıl gücü ve adalet gücü sayesinde iyi-kötü, doğru yanlış, güzel-çirkin, faydalı zararlı ayrımını yapabilecek donanımda ve eşit konumda yaratılan insanların bir peygamberin rehberliğine ihtiyaç duymayacağını ileri sürerek din kurumunu gereksiz ve anlamsız bularak, birçok çatışma ve savaşın nedeni olarak da dini göstermektedir.

İnsanlar arasında peygamber veya ruhani bir şahsiyeti üstün güçlerle donatarak imtiyazlı kılması ve insanlara murşid olarak göndermesi Allah'ın mutlak hikmet, adalet, merhamet ve eşitliğiyle bağdaşır bir durum değildir. Çünkü akıl ve adalet  duygusuyla donatılan insanlar sahip oldukları yetenekler açısından da eşit düzeyde yaratılmış olup daha üstün niteliklere sahip seçkin bir peygamberin var edilmesi bu eşitliği bozar. Tarihler arası tüm savaşların nedeninin arkasında da din bulunur, dinsel çatışmalar bulunur. 

Yine dinlerin yaygın söylemlerinden biri de "erdem" duygusu ile alakalıdır. Dinlerin bu kaypak söylemini hemen burada yıkmak istiyorum. Dinler göre erdemin karşılığının sonsuz bir ödül olması, yani cennete gidilecek olması ve yapılacak kötülükleri bir cezanın beklemesi fikirlerine dayanarak ruhun ölümsüzlüğünün öne sürülmesini filozof Pomponatius yanlış bulmaktadır. Çünkü erdemlilik çıkar ya da karşılık beklenerek gerçekleştirilemez. Erdemlilik gerçek anlamda bir değer olduğu için gerçekleştirilmelidir! Kötülük de zaten kendi öz cezasını kendi içinde saklamaktadır. Bunlara dışsal bir koşula bağlı olarak varlık kazandırılması tam bir yanılgıdır. Aristo'ya göre ruh bedenin bir fonksiyonu ise, beden olmadan ruhun olmayacağı açıktır. Bundan, ruhun ölümsüz olmadığı sonucu çıkar. Eğer ruh ölmez değilse, bütün dinler yanılıyorlar ve baştan aşağı insanlık kendi kendini aldatıyor. Platon, birçok şeyler de bütün insanların aynı bir önyargının oyuncağı olduklarını söylemiyor mu? Nihayet ölülerin görünmesi, yeniden dirilmesi ve hortlaklara gelince, gelecek hayat lehindeki bu türlü kanıtlar, safdilliğin yardım ettiği hayal gücünün fevkalade kudretinden başka bir şeyi ifade etmezler. Bunun sonucu olarak da büyücülük, ruhların çağrılması, doğaüstü güçler gibi şeyler tümüyle anlamsız ve batıl şeyler olmaktadırlar. 
Yine kader ile ilgili olarak da, Tanrı'nın her şeyi önceden bilmesiyle, ahlaksal özgürlük öğretileri birbiriyle çelişmektedir. Çünkü eğer tanrı her şeyi önceden görerek belirlemişse, o zaman insanların özgür istence sahip olduklarından söz edilemeyecektir. Ama eğer insanlar özgür istence sahip iseler o zaman da Tanrı insanların hareketlerini arkadan izleyecek ve bir bakıma yaratılmış olana tabi olacaktır. Bu durum Tanrı'nın sonsuz gücü ve bilgeliği ile bağdaşır görünmemektedir.

Ahlaki Dayanaklar:

İnsanlar gündelik yaşamda mantıksal şekilde davranmada çok defa başarısız oldukları halde, davranışlarını çok çeşitli düşüncelerin mantıksal bir sonucuymuş gibi göstermeye güçlü bir eğilim taşır. İnsanoğlu genelde en kolay yolu seçip, gerçekliği bulunan olasılıkları ihmal eder. Ya da korkakça bir anlayış ile duygusallık gösterip, kendisi böyle biri olmadığı için Tanrı'ya şükreder; bilmez ki böyle bir şükran hem kendisine hem Tanrı'ya tiksinç bir ihanettir.

İslamiyet anlayışındaki Tanrı anlayışı ile bu anlayışa giydirilen kutsal giysi, fetih, ganimet ve özellikle cinsel arzuların tatminine dayalı bir düşüncenin ayıp örteri haline geldiğini düşünmeden de edemiyorum.

Demem o ki; dinlerin ahlaklı bireyler yaratacakları fikri bir yana; bana kalırsa tam zıttı bir durum ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bunun nedenleri üzerine söylenebilecek şey ise, bizatihi dinlerin kendi içlerinde ahlaki istenç, iyi ve güzel, sözde erdem öğretileri kisvesi altında, bu fikirlere dayanan ve bundan kendilerini alıkoyamayacakları sapkınlık ve ahlaki otizm izleri, bilindik ve gözlemlenmiş, tecrübe ile sabit gerçek örnekler olarak gösterilebilir. Tüm bu eğilimin nedeni, din bağlılığı ile kişilerin kendi özgür istenci arasında bocalayış, karşı karşıya kaldıkları paradokslarla birlikte psikoteröpatik süreçler olabilmektedir. Örnek vermem gerekirse: "Yalan söylemek kötüdür."  Burada ahlakın yaptığı şey, doğru davranmanın yalnızca ölçüsünü vermektir. Yani burada kişinin özgür istencini ve aklını asla dışarıda tutmayarak ona, yapıp yapmama özgürlüğün tanır. Dinler asla böyle değillerdir. Ve yine elimizde ahlakı iyice ölçüp tartacak bir ölçek yoktur. Bu bakımdan ahlakın içeriği belirli bir çevreye veya daha ilginci, tek tek kişilerin kendi anlayışlarına göre de değişebilir. Bu yüzden hangi davranışın ahlaklı ya da ahlaka uygun olduğu söz konusu olduğunda, durum içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Fakat neyin doğru, neyin yanlış olduğu konularında dinlerin bizim için ahlak emsali kesilmeleri gülünç olabilmektedir. Emir-Yasa buyruğu etrafında dönen bir sistemde, akıllıca bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Bir şeyin sırf günah olması yüzünden yapılmıyor olması, o şeyin eğer günah olmaması durumunda da yapılabileceği anlamına gelmektedir. Ahlaki birey hırsızlığı günah olduğu ya da hapise gireceği gerekçesiyle yapmamayı seçmez, hırsızlığın zaten kendi içerisinde kötü olduğu gerçeği yüzünden bunu yapmamayı seçer. Burada görüldüğü gibi dinlerin bizi sürüklediği ahlaki uçurumlar acı verici boyutlardadır.
"Neden yalan söylememem gerekir?", ya da "Niçin ahlaklı olmalıyım?" türünden sorular da üzerine ince ve derinlemesine düşünülmesi gereken sorulardır, basit ve bizi ikna etmeyen cevapları olmamalıdır. İnsan ruhunun ve tutkularının nasıl değişerek, sözgelişi nitelik değiştirdiğini, gereksinimlerimizin ve zevklerimizin ilk doğa durumundan nasıl da farklılaştığını, kısacası insanın ilk insandan itibaren derece derece geçirdiği zihinsel evrimlerini ve bu sürekli değişen insan isteklerini göz önünde tutarsak eğer; kutsal kitapların böyle kompleks ve değişken bir varlığın her aşamasındaki gereksinimlerini bu ölçüde hiçbir anlamda karşılayamacakları aşikardır. Örneğin “özgürlük nedir?” diye sorduğumuzda, bunun cevabı, İncil’deki günahkârlığın Komutan Don Giovanni'ye yaptığı gibi özgürlüğün elini soğuk, katı sağ eliyle tutarken, sol eli de hilekârlığa, kandırmacaya, sihirbazlık numaralarına çalışması değildir.
Kant'a göre dinin ahlak bakımından en önemli sorunlarından birisi insan doğasındaki kötünün kaynağı üzerinedir. İnsanların tek tek yaşamları incelendiği ya da insanlık tarihine göz atıldığı zaman, ahlak yasasına karşı hareket edildiği, bu yasanın sık sık çiğnendiği görülür. Kant'a göre insanlarda duyulardan gelen isteklerin ahlak buyrukları karşısında ağır basması eğilimi vardır. Burada şu noktayı iyi analiz etmeliyiz; dinler daha başından beri akılcı temeller üzerine kurulmamıştır. İnsanın iyiye ulaşma doğasına karşın, taban tabana zıtlıklar barındırmaktadır. Başka sıklıkla karşılaşılan yaratılışçı argümanlarından biri de; inançsız insanların korkunç bir boşlukta oldukları zor ve acı dolu zamanlarda bir dayanağının olamayacağını savunmaktır. Hâlbuki akıl sahibi kişi, bu dünyadaki her şeyin sürekli değiştiğinin, dolayısıyla her an üzüntüyle karşı karşıya kalınabileceğinin bilinciyle yaşar.
Bu bilinç ona her üzücü olay ve durumu doğal karşılama; kendi irade ve gücünü aşan olumsuzluklar karşısında sarsılmama; daha kötüsünün de olabileceğini, üzülmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini, her sevinç ve mutluluk gibi üzüntü ve tasanın da gelip geçici olduğunu düşünerek üzüntüsünü hafifletme yolunu açar.



' İlker Çağatay AŞIK 


http://www.greenernautilus.com/
http://ilkercagatay.wordpress.com/
https://twitter.com/IlkerCagatay


________________________________

>> * "Akıl Çağında İnancın Eleştirisi": Bölüm: -2-

20 Ağustos 2013 Salı

Veganlığın Yanılgısı





                                                Veganlığın Yanılgısı

Modernizmin olumsuz taraflarına baktığımızda, yüksek ihtimalle karşılaşılacak en olası durumlardan biri de; günümüz dünyasının bir takım fantastik akımları ve ideolojileri olacaktır. Bunun en sıradışı örneklerinden biri de veganlıktır.

"İspanyol bir vegan aktivist" > CLICK
Bu konuyla ilgili hemen söylenmesi gereken bir şey var: vejetaryenlik veganlıktan daha iyidir, buna şüphe yok. Vejetaryenler, et ve et ürünleri tüketen insanlara düşmanca tutumlar sergilemiyorlar, insanlardan nefret etmiyorlar. Ya da kürk giyen insanları sokaklarda görürdüklerinde onları sopalarla dövmüyorlar. Vejetaryenler, hayatlarını bir beslenme kehanetine göre düzenlemiyorlar ve bu çok iyi bir şey. Ama vejetaryenliğin ve ılımlı veganlığın (Lakto Vegan vb.) çok ciddi sorunları var. Birincisi, köktenci veganlığa yataklık etmesi. Bir kere, köktenci veganlardan fazlasıyla endişe etmemiz yerinde olur. Çünkü veganlar, birçok konudaki düşüncelerinin eleştirilmesini bir tabu haline getirmişlerdir. Ve kendilerine saygı duyulmasını isterler. Ve bu saygının yataklığı altında akımlarının gerektirdiği gibi hareket etmeyi temel bir ilke edinmişlerdir. Bu kişiler her sabah vegan olmanın şiddetli bilinciyle uyanırlar. 

Peki, ben et yemeye karşı koyabilir miyim? Aslında yapamam, et yiyorum. Geçmişimin bir bölümünde vejetaryendim, o da yaşadığım bazı trajik, kötü deneyimlerle alakalıydı. Sonra baktım ki yeteri kadar protein alamıyorum, et yemeye başladım. Böylece kendimi daha iyi hissettim. Akıllı, aktif ve fit bir vejetaryen olması özellikle vegan olunması çok zor, en azından benim için. Sentetik et üretimi için çalışılıyor ve hayvan kesimini durdurmak için çalışmalar var. Bunu desteklemeli ve daha gönüllü, ihtiraslı olunmasını sağlayabiliriz. Zaten kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkasına ya da başka bir canlıya yapmak etik açıdan doğru değil. Hayvanlar öldürülürken dehşete düşersin. Ama bir yandan et yemek insanın varoluş biçimidir. Kısacası zihinsel olarak sağlıklı biri asla hayvanların öldürülmesinin bütünüyle doğru bir şey olduğunu söylemez, ya da birçok hayvanın vahşice, gaddarca, darp edilerek öldürülmesine onay vermez. Bu konuyla ilgili söylenmesi gereken, bilinç sahibi canlılar olan biz insanların, evrimsel geçmişimizde hepçil(hem etçil, hem otçul) bir canlı olarak yaşamımızı sürdürmemizin; tesadüfün yarattığı bir talihsizlik olduğudur. (Hayvanlar açısından) Ancak bilindiği gibi evrim, ileriyi düşünmez. Bu konularda ahlak emsali kesilmek için vegan olunmasına ya da köktenci veganların nasihatlerine gerek yoktur. Hayvan hakları ile ilgili belirgin problemleri normal, aklı başında bir insan kendisi de fark edebilir. 

Bu tuhaf insanların amaçladıkları ise, yalnızca kendi akımlarının gerektirdiği şekillerde, sınırlı ve belirli bir topluluğa seslenmekten ibarettir. Böylece yaptıkları belli eylemlerin belli amaçlara hizmet edeceğini bekleyerek, bu dünyada güvenle hareket etmelerini sağlar. Bu sebeple de doğal olarak toplumsal refahtan ve evrensellikten yoksun bir şekilde hareket ederler. Kendilerini duyarlı ve sanki hassasiyetleri yüksek insanlarmış gibi tanıtırlar, tabi derinlerde büyük bir sosyal duyarsızlıkla birlikte. Dolayısıyla, nükleer facialar, artan çevre kirlenmesi, karbondioksit yoğunlaşması, küresel iklim değişiklikleri ile pek ilgilenmezler. Bu daha önemli doğa fenomenlerinden azade yaşamak, toplumsal duyarlılığın bu ateşli temsilcilerinin içine düştüğü korkunç tutarsızlıkları gözler önüne serer. 

"The Jainists"
Veganlarla ilgili başka büyük bir problem de, veganlıklarının neredeyse köktenci, radikal ve dediğim dedik bir hal almış olmasıdır. Çünkü bu insanlar, kendi veganlıkları ile kör olmuş durumdadırlar. Bu yüzden ben, hayatlarını yalnızca barışseverlikleriyle sınırlamış olan bu iyiliksever olduklarını düşünen insanlara "Jainist" olmalarını öneriyorum. Çünkü Jain köktencilerinin barışseverlikleriyle sınırlanmış bir hayatları vardır, hassasiyetleri öyle fazladır ki bir karıncaya basmamak için yürürken gözlerini yoldan ayırmazlar, içecekleri her yudum suyu bir böceği yutmamak için süzerler, ya da yine onları yanlışlıkla yutmamak uğruna ağızlarını tülbentle kapatırlar, Vejetaryen olduklarını da söylemeye gerek yok herhalde. Mesele burada barışsever olmak ya da görünmek değildir, çünkü bu tarzda insanlar ki vejetaryenler için de aynı şeyi düşünüyorum; yalnızca barışseverlikleriyle sınırladıkları ve yalnızca bu hassasiyet üzerine kurdukları bir hayatı yaşarlar. Bunun sonucu olarak da hayvanları yemenin kötü, acı verici ve vahşice bir eylem olduğunu söylerler, fakat bunu yaparken aynı zamanda insanların çektiği acıya benzer ağrılar yaşadığı bilimsel olarak neredeyse kesin olan yeşil bitki ve türevlerini yemekte de herhangi bir sorun görmezler. (Bitkilerin birçoğu etrafındaki tehlikelere karşı salgıladıkları jasmonik asitler nedeniyle tıpkı insan ağrısına benzer bir ağrı yaşarlar.) Pek yakında öfkeli bitki savunucularından oluşan fantastik, başka bir akım ortaya çıkarsa eğer, buna pek şaşırmamalıyız. Dolayısıyla Jainizm, kendileri için en doğru ve akıllıca bir tercih olacaktır. Tabi eğer; "Hayır, ben veganlıktan mutluyum, bu şekilde köktenci ve dediğim dedik bir tarzda hareket etmek tek yapabileceğim şey" diye bir tepkide bulunabilirler. Cevap olarak da onlara, neden kayalara karşı da etik yükümlülükler hissetmediklerini sorabiliriz. Neden onların acı çekmediklerini düşünüyorlar? Çünkü kayaların acı çekmediğini düşünüyoruz ve eğer akrabalarımız olan primatlara böceklerden daha fazla ilgi gösteriyorsak, bunun nedeni onların daha büyük bir potansiyelde mutluluk ve acı çekme yelpazesine sahip olduğunu düşünüyor olmamızdır. Peki ya böceklerin iç dünyası ile ilgili yanılıyorsak? 

Bu düşüncelere yüksek olasılıkla şiddetle karşı çıkacaklardır ancak bu şekilde de iyimserlikleri ve barışseverlikleri bir anda diplere düşer, ki bu gözü dönmüş kişiler; bu siyasetlerinde asla samimi değiller ve insanlığı düşünmedikleri konusunda kesinlikle şüphe yok. Kendilerinin düzenlediği "Türcü ve Cinsiyetçi İdeolojiler" isimli sunumlarına katılma şansı bulduğumda, birçok analiz yapma şansını da edindim. Veganlık bilincinin onlara getirdiği henüz tanımlayamadığım bir saldırganlık eğilimi mevcut. Diğer yandan insanlara et yemeyin demek de büyük bir saçmalıktır. En eski kabilelerden biri olan Khoisan kabilesi insanlarına ya da Karadeniz'de, Kürdistan'da tarım yapamayan ve balıkla, hayvancılıkla beslenebilen insanlara bunu derseniz, hele hele et ile özleştirilen Tatar milletine bunu derseniz, neden bahsedildiğini anlamayarak muhtemelen şöyle tepki vereceklerdir: “Şunu bir daha anlatır mısın?“

Geçenlerde Veganların arasından birinin yine çıkıp kendini, "Ben insan sevmeyen bir veganım!" diye tanıttığını bile hatırlıyorum. Bu söylem karşısında haliyle şöyle bir afallamıştım. Bu kişilerin inançları öylesine keskindir ki, kendilerini eğer bir kez daha insanların arasına dönme umudu olmaksızın, vegan olarak beslenemeyecekleri kesin olan ıssız bir adada dahi bulsalar; etçil beslenmeyi istemeyip, açlıktan ölmeyi tercih edecek kadar ileriye gidecek durumdadır. 

"Bir Mideyi Doldurmak"
Peki, böyle düşünen insanlarla ne yapabiliriz? Yapılabilecek şeylerden biri bilimsel değerlere başvurmaktır. Çünkü veganlık, bilimsel anlamda da oldukça batık bir temellendirmeye sahiptir. İnsanın evrimsel biyolojisine baktığımızda, neredeyse kuşkuya yer kalmaksızın "omnivor" (hepçil) beslenen bir canlı olduğu ortadadır. Bir kere insan eğer otçul olsaydı et yiyemezdi. Bu konuyla ilgili söylenebilecek en basit, sade, temel kanıt budur. Çünkü sindiremeyecek ve midesi eti kabul etmeyecekti. Fakat zamanla sindirmesi kaçınılmaz oldu. Bunun kanıtını da zaten "Homo habilis" ile beraber etçil beslenmeye geçildiğinde, bu beslenmeye alışmaları için belli bir süre geçmesi gerekmiş olduğundan biliyoruz. (Çiğ ete alışamamaları, ilk başta mikrop ve hastalıklarla karşı karşıya kalmaları fakat çiğ et yemek ile hayatta kalma arasında dengenin etten yana bozulması vs.) Çünkü bu beslenmeye geçilmesi demek, bütünüyle yeniden düzenlenmiş sindirim sistemlerine sahip olunması gerektiği demektir. Bu da "Homo erectus"un eti pişirmek için ateşi bulmasına kadar muhtemelen aralıklı olarak sağlıksız bir şekilde devam etmiştir. Şimdilik konuyla alakalı olarak bu makalemde daha fazla  evrimsel biyolojiye ve diğer bilimsel konulara yer vermeyeceğim, çünkü zaten hali hazırda derli toplu ve oldukça başarılı kanıtlara ve argümanlara sahip bilimsel bir eleştirisi ve olumsuzlanması, "Evrim Ağacı"'nın internet sitesinde bulunabilir bir halde ve mutlaka okunulması gerek. Bu araştırmayı makalemin sonunda okuyucalara sunacağım. Bu konudaki okuyacağımız bilimsel verilerin bizi, veganların sahip oldukları büyük yanılgının ve bilim dışılığın olası kaynağına götürecektir.

Günümüz savunucularından elbette veganlığı destekleyenler de bulunmaktadır. Peter Singer, Carol Adams gibi düşünür ve yazarlar bunların arasında en önemlilerindendir. Singer, hayvan haklarına karşı derin bir duyarlılık gösterirken, diğer yandan da makalelerinin birinde sakat çocukların öldürülmesinin insan öldürmek sayılmayacağını ve hatta yanlış bile sayılmayacağını savunan Princeton'lı bir bilim adamıdır. Hayatının neredeyse yarısını doğal olarak omnivor(hem etçil hem otçul) geçirdikten sonra etik bir duyarlılıkla beraber ateşli bir hayvan hakları savunucusu haline gelmiştir. Keza, Carol Adams'da kitabında kadınları ve hayvanları bir çizgide tutup değerlendiriyordu. Erkek egemen toplumun hayvanlar ve kadınlar üzerinde etkilerinden söz ederek, sözde acıklı bir bağlantı kurmaya çalışıyordu. Elbette ben bunun tam olarak ne anlama geldiğini anlayamıyorum, çünkü ben veganlığın Ted Bundy'siyim. Birçok felsefeciye eğer en sağduyulu ve en gerçekçi bilim insanı kim diye sorarsanız bir kısmı Peter Singer ya da Carol Adams diye cevap verecektir, diğer önemli büyük bir çoğunluk da bu sorudan pek hoşlanmadıklarını söyleyecektir.

Sonuç olarak bu konu bizi insanların ahlaki evrende yapmaya meyilli oldukları hareketlerin kaynağına götürüyor. Kısacası Veganizm'in bu durumda, insanlığın refahını hiç de mükemmelce iyileştirmeyen olumsuz bir ideoloji türü olduğu ortaya çıkıyor. Eğer keşfetmemiz ve farkına varmamız gereken bir şey varsa o da, bilimsel bir şekilde insanlığın refahına ilişkin soruları cevaplayan gerçek verilerin olması gerektiğidir.


- İlker Çağatay AŞIK.

_________________________________

Vegan ve Vejetaryen beslenme ile ilgili okunulmasını tavsiye ettiğim makaleler:

1- İnsanların Beslenme Alışkanlıkları, Vejetaryenlik, Etçillik, Obezite ve Evrim
2- Bir Mideyi Doldurmak...
3- Bitkilerin Tehlikeye Verdiği Tepki

___________________________


http://ilkercagatayasik.blogspot.com

https://twitter.com/IlkerCagatay

http://www.greenernautilus.com/
http://evrimagaci.org